ANA SAYFA

28 Mart 2017 Salı

Neredeyimsiniz?


Dört buçuk ay kadar ara verdiğim blog yazılarım üzerine gelen haklı sorulardan biriydi: "Neredesiniz?" Neredeyim... Yanıtı çok basit, yanıtı çok zor bir soru bu benim için. Kolay tarafından başlayayım;

Geçtiğimiz yaz sonu, İstanbul'dan ayrılıp başka bir şehre taşınmak için gerekli ilk adımları atmaya başlamıştım. Evi satmak, planladığımdan daha uzun bir zamanımı aldı. Sonrasında yeni şehirde yeni bir ev, taşınma, yerleşme... İnternetin bağlanması da bir ay kadar sürdü. Velhasıl, şehir değişikliği gibi bir nedenle bu kadar zamandır ilgilenemedim blogla. Twitter'dan takip edenler biraz daha iyi biliyor süreci.

Tabii, hayatın başka başka getirdikleri de var taşınmanın yanında; hatta götürdükleri... Sorunun zor olan kısmı da burada başlıyor. Bu mavi küre, bizim, olmasını dilediğimiz biçimde dönmüyor. O idealize ettiğimiz hayatları, temennilerimizi yaşamıyoruz. Hatta aslında yaşadığımızı sandığımız şeyi bile yaşamıyor olabiliyoruz. Tüm dekorlar yıkıldığında, makyajlar silindiğinde, kocaman bir oyunun içinde, üstelik de onu gerçek sanarak bulunduğumuz hakikatiyle yüzleşebiliyoruz. Sonra her şeyi tekrar toparlayıp yerli yerine oturtmaya çalışıyoruz bir şekilde. Pırıl pırıl güneşli bir gökyüzünün altında, yemyeşil bir ormanın içinde, masmavi bir gölde mutlu insanlarla şen kahkahalar atarak yüzdüğünüzü sanırken, birden bire koyu gri bir göğün altında, toprağı çatlamış bomboş bir çölde buluyorsunuz kendinizi yapayalnız. İnsanın, bulunduğu noktayı harita üzerinde bile bulamadığı bir kaybolmuşluk ve belirsizlik hâli...

Neredeyim?... Bir süredir bunu düşünüyorum ben de. Son bir yılımı, beş yılımı, yirmi yılımı ve nihayet dünya üzerindeki kırk bir yılımı düşünerek bu sorunun yanıtını arıyorum. Neredeyim?

Gökyüzündeki herhangi bir yıldızın üzerine yüzükoyun uzanıp Dünya'ya bakarak arıyorum orada kendimi. Bunca kaosun, keşmekeşin, koşuşturmanın, kalabalığın, yalanın dolanın, pisliğin, riyânın ortasında kendimi bulmaya çalışıyorum.

Hayatı kendi gerçekliğinden ziyade, ilk gençlik yıllarımızda inanmaya başladığımız ütopik dünyanın düşünü görmek gibi bir yanılgımız oldu sanıyorum. İdeolojik nedenleri de vardı bunun elbet. Gerçeği değiştirebileceğine, kurduğu düşü gerçekleştirebileceğine inanıyor, inanmak istiyor insan. Hayatın kendi dinamizmine uygun ayakları yere basan planlara "düş" diyerek, düş kavramının anlamını daralttık herhalde. Bu nedenle de, o gerçekleşen ufak tefek planlara bakıp, "bir düşü gerçekleştirdiğimiz" yanılgısına düştük, düşüyoruz. Tıpkı benim İstanbul'dan taşınıp bir Ege kasabasına yerleşişime bakarak "Düşünü, hayalini gerçekleştirdin" demeleri gibi. Oysa bu bir düş değil, gerçekleşmesi çok da zor olmayan bir plandı aslında. Düş kurmak, hayata dair düşler kurmak bu kadar basit bir şey değil. Kavramın içini boşalttık bu dar bakışımızla. Tam da bu nedenle "düşleri gerçekleştirebildiğimiz" yanılgısına düşüp, o gücü bulduk kendimizde. Oysa o düşlediğimiz dünya, düşlediğimiz insanlar, düşlediğimiz ilişkiler, şehir değiştirmek gibi büyük oranda tamamen bize bağlı faktörlerle gerçekleşebilecek şeyler değildi. İnsan faktörünü kendi doğası gerçekliğinde değil, bizim temennilerimiz, olmasını dilediğimiz esası üzerine inşa ettik. Filmlerdeki, romanlardaki, şiirlerdeki, şarkılardaki gibi...

O yıldızın üzerinden bakınca Dünya'ya, gerçekle yüzleşiyor insan. Yüzleştiği gerçeklik içinde arıyor kendisini: Orada neredeyim? Gördüğündeyse, şefkatle karışık acıma dolu bir tebessüm yayılıyor yüzüne. Üç yaşındaki bir çocuğun, boyundan büyük duvara tırmanmak için gösterdiği o azime, o kararlılığa, o inanca gülümseyerek bakışı gibi, biraz şefkat biraz acımayla bakıyor gördüğü şeye.

Neredeyim?... Hem bir Ege kasabasında, hem bilmiyorum.

Peki siz neredesiniz?