ANA SAYFA

4 Kasım 2015 Çarşamba

Seçim, Mücadele ve Döşek Üzerine...


Diken'den Murat Sevinç, 1 Kasım seçimlerine dair güzel bir değerlendirme yapmış ve yazısını "Küsüp gitmek olmaz. Enayice mücadele etmek gerek" diyerek bağlamış. Yazının büyük bölümüne katılmakla beraber, eksik bıraktığını düşündüğüm kimi yanları da var -ki eminim kendisi de bunu biliyordur, fazla detaya girmemek adına yazmamıştır. Ancak yazının sonunda değindiği "Küsüp gitmek olmaz, enayice mücadele etmek gerek" bölümü için aynı fikirde değilim. 






Öncelikle bu seçimlerin hilesiz hurdasız yapıldığına, dosdoğru sonuçları verdiğine inanmadığımı söyleyeyim. O %49'luk oranı hiçbir şekilde doğru kabul etmiyorum. Ancak bu yazıda buna değinmeyeceğim, apayrı bir yazı konusu o. Bu sonuçların doğru olduğunu kabul edelim ve ona göre devam edelim.

Sevinç'in düşüncesine itiraz ettiğim noktaya geçmeden önce, çizdiği genel tabloya bazı eklemeler yapmak istiyorum. 

Söz konusu yazıda da belirtildiği gibi, 1950'den bu tarihe olan seçim sonuçları incelenirse, Türkiye'de sağ oyların %70, sol oyların ise %30 civarında seyrettiği görülür. Bir tek Ecevit dönemi istisna olmuş bu konuda, onun da nedenleri zaten az çok biliniyor. Yani öyle çok da aman aman derin analizler yapma gereği duymuyorum işin aslı. Eldeki kumaş bu. Türkiye toplumunun yarıdan fazlası, muhafazakâr sağ seçmen. Üstelik de öyle basitçe merkez sağ bir anlayıştan söz etmiyorum. Basbayağı Cumhuriyet'le sorunu olan ve Osmanlı özlemi duyan bir kitleden bahsediyoruz. Aziz Nesin, öz yaşam öyküsünü kaleme aldığı "Böyle Gelmiş Böyle Gitmez" adlı kitabında, kendi babasından örnek verir. Babasının, Mustafa Kemal'i pek sevmediğini anlatır Nesin. Babası aşağı yukarı şunları söylermiş Mustafa Kemal hakkında: "Bizi kandırdı. Biz küffara karşı padişahı ve hilafeti korumak için savaştığımızı sanıyorduk. O ise ikisini de kaldırdı." Anlaşılacağı üzere, 'Çılgın Türkler' hiç de öyle Cumhuriyet sevdasıyla falan savaşmamış Kurtuluş Savaşı sırasında. Dolayısıyla Cumhuriyet'le de hiç barışmamış toplumun ciddi bir kesimi. Askeri darbelerle, dipçik korkusuyla vs metazori bir şekilde ayakta durdu Cumhuriyet. Ancak halk da her serbest seçimde, askerin tam karşısındaki partiye/adaya verdi desteğini. 

Bu kadar bir hatırlatmanın yeterli olacağını düşünüyorum. Daha da uzatılarak çok net bir tablo çizilebilir belki ama, Sevinç zaten büyük oranda yapmış bunu. O yüzden, şimdi gelelim "mücadele" konusundaki itirazıma. Esasen "itiraz" demek de çok doğru değil; katılmadığım diyeyim.

Çok klişe bir tabir vardır; "Dibe doğru gidiyoruz ama ben inanıyorum ki, tıpkı bir top gibi dibe vurduktan sonra tekrar yükseleceğiz yukarıya doğru." Hayır, böyle bir şey olmayacak. Çünkü bunun olabilmesi için, topun çarptığı zeminin beton veya o ayarda sert bir zemin olması gerek. Oysa zemin balçık. Top, çarptığı gibi gömülür kalır yarıya kadar. Kaldı ki top da patlak; zemin beton olsa bile 'ploff' diye yapışır kalır çarptığı yerde. Zemini de topu da biraz açalım şimdi...

Türkiye'de %60-70 oranında sağ bir yapı olduğunu söyledik. Bu oran, 1960 ve 1970'li yıllarda gerek Halk Evleri gerekse Köy Enstitüleri ile değişmeye başlar gibi olmuştu. Sol hareketin en güçlü olduğu dönem 1970'lerin sonlarıydı ve "Bu kış Türkiye'ye komünizm gelebilir" iddiası, hiç de mesnetsiz değildi. Buna önlem olarak 1980 darbesi yapıldı. Peki ne oldu sonrasında? İki örgütün dışındaki tüm yapılar, kavalcının arkasından giden fareler gibi itaat etti otoriteye. Ordunun en çok çekindiği yapı DİSK idi. Eldeki istihbarat verilerine göre 160 bin civarında silahlı üyesi vardı DİSK'in. Darbeden hemen sonra haklarında yakalama/tutuklama kararı çıkarılan DİSK'e bağlı sendikaların başkanları ve yöneticileri, bir an evvel gidip tutuklanmak için birbirleriyle yarıştılar adeta. Hem de böyle koştura koştura, en önce teslim olup tutuklanmak için birbirlerini çiğneye çiğneye karakolların, kışlaların, spor sahalarının yolunu tuttular. En örgütlü yapılardan birinin, hem de darbecilerin en çok çekindiği yapının içler acısı durumu tam olarak buydu. 

Devrimciler, sosyalistler, kısacası sol, tam anlamıyla yenilmiş, teslim olmuş, daha da vahimi itaat etmişti. Elbette direnenler hep oldu ve mücadele 80'lerde de 90'larda da sürdü. Ancak hep aynı kitle, hep aynı yüzler, hep aynı bir avuç insan; sağdan say yüz kişi, soldan say yüz kişi... Halk desteği olmadığı gibi, halk tarafından zaten "bölücü anarşist" olarak görülüyorsunuz. Darbeden sonraki 33 yıl, aşağı yukarı bu şekilde geçti.

Artık herkesin iyice umutsuzluğa gömüldüğü, yenilmişlik hissinin ayyuka çıktığı ve o ayyuktan bir türlü inmediği bezgin zamanlarımızda, Gezi Olayları patladı. Tam da memleketi bırakıp gitme isteğinin zirveye çıktığı ve bu yönde planlara başladığım dönemde yaşanan bu gelişme, yine herkeste olduğu gibi bir umut, hatta bir inanç uyandırmıştı içimde. Halk hareketi kitleselleşmiş, en apolitik yaşayanlar bile sokağa dökülmüştü. 

Peki ne oldu Gezi? Ne çıktı o hareketten? Bana göre hiçbir şey. Devletin gerçek yüzüyle tanışan, "penguen medyası" gerçeğiyle yüzleşen kitle, Gezi'den hiçbir şey anlamayıp döndü evine. Gezi'nin turnusolü Kürt sorunudur bana göre. Zira "devlet terörü" ve onun "penguen medyası"yla haşır neşir olmuş bir toplum, Kürtler söz konusu olduğunda hâlâ Gezi'den önceki ezberlerini tekrarlıyor ve devlet ağzıyla konuşuyorsa, Gezi'nin Türkiye toplumunu değiştirip dönüştürdüğüne ikna edemez beni hiç kimse. Bu konuda da Ekşi Sözlük'te, bir tartışma üzerine sinirle yazdığım, o dönem sosyal medyada deli gibi paylaşılan bir yazı var, isteyen okuyabilir: (Gezi'de SolcuLice'de Faşist Takılan Tip


ENAYİCE MÜCADELE
Şimdi eldeki tabloya bakalım: Toplumun yarıdan fazlası zaten hâlihazırda sağ seçmen. Solu; sosyalistler, komünistler, anarşistler, sosyal demokratlar vs şeklinde ayırmadan, tek çatı altında topluyorum. Ülkenin en fazla %30-35'lik bir dilimini oluşturuyor sol. Bunun içinde de gerçekten mücadele edebilecek bölüm, bir elin parmaklarını geçmez. Evinde çekirdek çitleyerek izlediği haberlere bakıp "cık cık cık" çeken kitleden değil, elini gerçekten taşın altına koyup alanlara, meydanlara çıkabilecek kitleden söz ediyorum. Evet, sadece bir avuç insanız hepi topu... 

Biz, bu ülkede İç Güvelik Yasası gibi bir zıkkımın çıkmasına izin verdik, daha ötesi var mı? O dönem yine Ekşi Sözlük'te çokça yazıp çizdim, dikkat çekmeye çalıştım konunun önemine. Orada da bir avuç yazar uğraştık işte. DİSK, KESK gibi örgütlerle iletişim kurmaya çalıştım. Bana göre genel grev en başta olmak üzere her türlü eylem hayata geçirilmeliydi. Hiçbir şey olmadı oysa, hiçbir şey... 

Yıllarımı, topluma bir şeyler anlatabilmek için yazarak, çizerek geçirdim ve 39 yaşımın sonlarına geldim. Gördüğüm şu oldu: Bırakın "diğer mahalle"yi dönüştürmeyi, kendi mahallemizdekilerin bile hantallığını, ataletini değiştirip dönüştürmeyi başaramadık. Kendimi, Aziz Nesin'in "İyi Olur İnşallah" adlı öyküsündeki Yusuf Efendi gibi hissediyorum. 


Dolayısıyla bu "enayice mücadele" fikri bana hiç sıcak gelmiyor. Kimle beraber mücadele edeceksin? Sittin senedir mücadele ettiğin hep aynı bir avuç insanla mı? Üstelik mücadele yöntemleri de aynı derecede enayice. Yine bu blogda sokak eylemleri üzerine bir yazı yazdım. Özetle; TOMA'sı, akrebi, panzeri, copu, tabancası, gaz tüfeği olan polisin karşısına "Melabaaa, biz temiz bi dayak yiyip eve dönmeye çalışıcaz. Ölmez de sağ kalırsak tabii" dercesine pantolon üstüne tişörtle elini kolunu sallayarak çıkmanın, gayet hıyarca olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Bir yere varmayan, bir kazanım getirmeyen eylemlerle herhangi bir şeye karşı mücadele edilebileceğine de inanmıyorum. 


UZUN VADEDE?
Sevinç, yazısında "Bu iş öyle üç beş yılda da olmaz, daha uzun zaman gerek" diyor örneğin. Bu kadar kısa sürede bir şey olmayacağı konusunda zaten hemfikiriz. Peki uzun vadede, diyelim 20-30 yılda ne olabilir? Bugün, "En az üç çocuk" yönlendirmesine riayet edip bu yolda çalışmalarını sürdüren kitle, yine bugün "Ben böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum" veya "Bir çocuk yeterli" diyen kitlenin en az üç katını oluşturacak gelecekte. Varsayımsal matematik hesabı bunu gösteriyor en azından. 

Bu yaşadığım kadar daha yaşar mıyım, bilmiyorum. Ömrümün geri kalanını aynı şekilde beyhude bir biçimde çırpınarak geçirme fikri, dediğim gibi hiç sıcak gelmiyor bana. Bir parça, sadece bir parça, hani iğne ucu kadar umut olsaydı içimde, tereddüt bile etmeyebilirdim belki. Oysa elimdeki verilere bakınca, böylesi bir umuda kapılmak için en ufak bir haklı neden göremiyorum. Çünkü biliyorum ki yarın bir darbe yapılacak olsa, muhalefetin tamamına yakın çoğunluğu tıpkı 1980'de olduğu gibi itaat edecek erke. 

Hayır, hiç kimseye "Boş verin, değmez" demiyorum. Herkes kendi tercihini yapacak elbette. Ancak toplumu doğru yönlendirmek gerektiğine veya en azından sonuç getirmeyecek bir çabaya karşı motive etmeye çalışanların daha bir sorumlulukla davranması gerektiğine inanıyorum. 

Sözün özü; zemin balçık, top patlak. Döşeği ayrı sarmıyorum, olduğu gibi size bırakıyorum. 



3 yorum:

  1. Umudunu yitirme. Güzel şeyler hep azınlık sayesinde olmuştur.
    Adı devrim ise bir şeyin, bu çoğunluğun istediği değil, azınlığin gücüdür.

    YanıtlaSil
  2. Umudunu yitirme.
    Bir şey devrim ise, o şey azınlık tarafından devrimlestirilmistir.
    Çoğunluk ister, azınlık alır. Dünya siyasi tarihi devrimlerle Ayaktadir.

    YanıtlaSil
  3. Kürt sorunu konusunda Gezideki kitle ezber bozmadı diyorsun da bu kitle zaten Kürt sorunu konusunda Kürtlerden çok farklı konumda, farklı düşünceleri olan bir kitle. Ve çok büyük bir çoğunluğu solcu, devrimci falan değil özgürlükçü, modern bir kitleydi. Bunlar birbirine zıt demiyorum ama kendilerini sokağa çıkaran dinamik çok farklıydı. Solcuların en büyük hatası bu. Gezi'yi sol direnişi sanmak.

    YanıtlaSil