ANA SAYFA

18 Haziran 2016 Cumartesi

Örgütlü şiddet sarmalında

Dün akşam Firuzağa'da Velvet İndieground Records adlı mekanda düzenlenen Radiohead etkinliğine dinci/gerici bir grup saldırdı. Saldırının nedeni, Ramazan ayında içki içilmesi. Aslında bir "Ramazan klasiği" olan saldırı, daha önce sayısız kez yaşanmış örneklerinden farklı olarak infiale neden oldu bu kez. Geceden beri, başta Twitter ve Ekşi Sözlük olmak üzere sosyal medyada genel olarak "Bireysel silahlanmanın gerekliliği", "AKP'nin ülkeyi getirdiği durum", "Askeri darbenin şart olduğu" gibi önerilerin yanı sıra "Sallandıracaksın üç beş tanesini" nakaratı dile getirildi. Genel gözlemim, neden-sonuç ilişkisinin yanlış kurulduğu ve çözümün yanlış yerde arandığı yönünde.

Öncelikle; "İzlerken kanım dondu", "Aman Allah'ım, gördüklerime inanamadım!", "Tanrım, delirmek üzereyim, gerçek olamaz!" vb yorumlarında bulunanların, kendilerine sormasını istediğim bazı sorular var: Şurada 15 gün önce, "Ramazan'ın ilk dayağı hangi şehirde atılacak? Erzurum mu Yozgat mı? Ahahaha" diye geyik yapanlar, dünkü saldırının nesine, niçin şaşırdılar? Her Ramazan'da benzer şeyler yapıldığını biliyorsunuz, bunu bekliyordunuz üstelik. Şimdi neden kanınız dondu ki? Linç nasıl oluyor sanıyorsunuz? Hafifçe iki tokat atıp, bira şişesini insanların kafasında usulca ve nezaketle kırarak mı? O "Ramazan klasiği"nin bu kez infial yaratmasının nedeni, olup bitenleri canlı canlı izlemiş, o anlara tanıklık etmiş olmamız. Bir haberi gazeteden okuyup fotoğraflarına bakmakla o olaya tanıklık etmek, çok farklı şeyler. Eğer videoyu izlemeyip sadece Twitter'da okumuş, belki 3-5 fotoğraf görmüş olsaydık, büyük olasılıkla şimdiki kadar büyük bir tepki vermeyecektik. Zira aynı grup; 2 Şubat 2016 akşamı da o bölgede içki içenlere silah sıkarak saldırdı, 2014 Mayıs'ında sanat galerisi açılışına saldırdı, 2014 Temmuz'unda içki içenlere saldırdı. Bunların dışında Türkiye'nin çeşitli yerlerinde benzer saldırılar gerçekleştirildi. Üniversitelerin açık olduğu dönemde kantin basıp oruç tutmayanlara saldırılması ise artık neredeyse haber değeri taşımıyor. Bütün bunları gazeteden, sosyal medyadan okuyup "Cık cık cık... Ortadoğu çomarları işte" dedikten sonra içkimizi yudumlayıp eğlencemize devam ettik kaldığımız yerden. Oysa bu kez; o bağırışları, o tekme tokat seslerini, kafada kırılan bira şişesinin şangırtısını duyduk. Yaşadık yani olayı izlerken, "oradaymış gibi" olduk. Birilerinin kanının donma sebebi de, dehşete düşme nedeni de, olayın sosyal medyada bu denli gündem olma gerekçesi de bu: İlk kez tam anlamıyla empati kurduk mağdurla.

Tabii, son üç yıldır sıklıkla duyduğumuz gibi, yine bu saldırı sonrası da "Bireysel silahlanmanın gerekliliği" klişesi milyon defa dile getirildi. Ekşi Sözlük'te saldırıyla ilgili başlıkta çok sayıda yazar tarafından bunun artık şart olduğu vurgulandı. Genelde atıp tutmayı seven ama atıp tuttuklarının yüzde birini bile hayata geçiremeyen bir toplumuz. Üç yıldır "Bireysel silahlanma şart" diye tutturanların silahlandığına denk gelmedim ben. Denk gelene de denk gelmedim üstelik. Sadece her olayda tekrarlayıp duruyorlar. Otuz sene daha da aynı sözü yinelerler. Ama bunun dile getirilmesini önemsiyorum. Çünkü;

Daha önce de milyon defa söylediğim, yazdığım gibi, tamamen aynı gerekçeyle örgütlenip silahlanmış devrimcilere "terörist" diyen bu yumurcakların, sıkıyı gördükleri ilk anda çareyi bireysel (kitlesel ve/ya örgütlü de değil) silahlanmada görmeleri komik olduğu kadar sinir bozucu. Ancak bir yanıyla da umut verici. Çünkü belki salt bu şekilde anlayabilecekler devrimcileri ve "terörist yuvası" dedikleri Gazi Mahallesi'ni, Okmeydanı'nı, Tuzluçayır'ı. Buradaki insanların durduk yere ve birden bire silahlanmadığını, tıpkı o yumurcaklar gibi buna mecbur kalındığının idrak edildiğini ve fakat o yumurcaklardan farklı olarak bunu bireysel olarak değil, kitlesel ve örgütlü olarak yapacak akla sahip olduklarını anlayabilecekler. Devrimcilere sırt çevirmemeleri gerektiğini görecekler belki bu sayede. Böylelikle, bunun bir hükumet sorunu değil, sistemli bir devlet politikası olduğu gerçeğiyle yüzleşebilecekler.


"AKP ülkeyi ne hale getirdi!"
Eğer bu yaşananların son 14 yılda geliştiğini, bu gerici saldırıların AKP dönemiyle ilgili olduğunu düşünüyorsanız ya 20'li yaşların başında ve apolitik bir gençsinizdir ya da steril fanusunuzun içinde ülke gerçeklerinden bihaber yaşamış bir lümpen. Bu ülke böyleydi; 20 yıl önce de böyleydi, 40 yıl önce de böyleydi, 60 yıl önce de böyleydi. Hatta şimdilerde iyi bile. En azından Ramazan'da açık lokanta bulunabiliyor, içki servisi yapan mekanlar hizmet verebiliyor. Eskiden bırakın alkol içilen mekanın basılmasını, gündüz açık olan sıradan bir lokanta bile taşlanırdı bu ülkede. Tüm bunlar olurken de AKP değil, bizzat sizin veya ebeveynlerinizin oy verdiği merkez sağ partiler vardı iktidarda. O "Laikliğin teminatı anlı şanlı Türk ordusu" Erdoğan'ın kontrolüne geçmemişti o yıllarda.

İşte, "Ülke nasıl bu hale geldi?" sorusunun yanıtı tam burada. Geçmişte tüm bunlar olup biterken siz veya anne babanız, hiçbir şey yapmayıp oturup izlemekle, Madımak Oteli canlı yayında yakılırken "Cık cık cık, yazık o insanlara" demekle yetindiğiniz için bu halde bu ülke. Ve bunlara göz yuman partilere oy verdiğiniz, ana babanız oy verdiği için böyle. Tabii şu dakika itibariyle odaklanılması gereken suçluyu tespit değil, çözüm! Ona bakalım.


Devlet mi hükumet mi?
Yine yine yine yeniden aynı konuya geliyoruz dönüp dolaşıp. Bu ülkenin "Devlete değil hükumete karşı" bireyleri devlet gerçeğiyle yüzleşmediği sürece herhangi bir sorunun çözümü mümkün değil. Bunun idrak edilebilmesi için 6-7 Eylül Olayları, Trakya Olayları, Maraş Katliamı, Çorum Katliamı, Sivas Katliamı, Bahçelievler Katliamı, Kanlı Pazar, Kanlı 1 Mayıs, Gazi Mahallesi Katliamı konularında bilgi edinmek, bunlara dair araştırıp okumak gerek. Faillerin kim olduğu, yakalanıp yakalanmadığı, hukuki sürecin nasıl işlediği, ne şekilde sonuçlandığı vs görüldüğünde, devlet aygıtının ne olduğu daha iyi anlaşılabilir. O anlaşılmadan gerçek anlamda bir çözüm üretilemez.


Bireysel silahlanma çözüm mü?
Öncelikle şunu söyleyeyim; mevcut sistemde şiddet karşıtı biri değilim. Taraftarı olduğum, öncelikli çözüm olarak gördüğüm bir kavram da değil elbette şiddet. Ancak barışçıl olmakla, barış içinde yaşamayı istiyor olmakla aptal olmak arasında fark var. Bununla beraber nihai çözüm olarak şiddeti görmek, çok tehlikeli bir düşünme biçimine götürür bizi. Esasen çoğunuzun silahlanmayacağını, anlık gaza gelip kükrediğinizi, elinize silah verilse bile kullanamayacağınızı biliyorum. İnsan beyni, zaman içinde düşünme algoritmasını değiştirir. Beyinde oluşan veya yer eden bir fikir, zamanla tüm düşünme biçimini, adımlarını bütünüyle farklılaştırabilir. "Adaletin olmadığı yerde halk kendi adaletini sağlar" sağlar diyerek bireysel silahlanmada çözüm aramak fikri yanlış bir algoritma üzerine oturursa, çok çok tehlikeli bir yere evrilebilir.

İlk olarak şunu sormak gerek: Bu olaylar neden yaşanıyor? Örneğin oruç tutmayanlara, içki içenlere saldıran bu grup, onları öldürmekten imtina eder mi? Her fırsatta sosyal medyada "Sonunuz Ali İsmail gibi olacak" yazabilen bir güruh var. Belli ki bizlerin öldürülmesi taraftarılar. Peki neden bunu yapmıyorlar da yalnızca darp etmekle yetiniyorlar? Çünkü işin içine cinayet girdiğinde, katiller mahkemeye çıkacak ve yargılanıp hapse atılacak. O aşamada işleyen bir hukuk var yani. Bunun istisnaları var elbette. Gezi'de katledilenlerin katillerini koruyor devlet veya aynı şekilde doğrudan kendi tezgahladığı kitlesel katliamların faillerini saklıyor. Ancak dün akşamki gibi olaylarda, yani "sıradan birey" diyebileceğimiz gericilerin işleyeceği cinayetin sonucu hapisle noktalanacak. Onları cinayet işlemekten alıkoyan tek etmen bu.

Gericilerin "dini hassasiyet" diyerek laik/seküler kesimi darp edebilmesinin eskiden beri var olduğunu söyledik. Devletin yasaları da, o yasaların uygulayıcıları, koruyucuları da, bu gerici güruhu koruyup kollayacak şekilde dizayn edildi devlet tarafından. Salt seküler apolitiklere saldıran İslamcılar değil, solculara saldıran ülkücüler de polis tarafından korundu ve hatta polis o gruplarla birlikte saldırdı mağdur tarafa. Faillere de hiçbir şey olmadı sonunda. Merkez sağ hükumetlerde de böyleydi bu, sosyal demokrat koalisyonlarda da böyleydi. Hatta o çok güvendiğiniz askerin Madımak Katliamı sırasında nasıl sessiz kalıp seyrettiğinin belgelerini küçük bir internet araştırmasıyla dahi bulabilirsiniz.

Devlet buna öteden beri bilinçli olarak izin veriyor, hatta saldırganları koruyordu. Ülkedeki hukuk sistemi, yargı düzeni, kolluk kuvveti dizaynı bu yani. Böyle olduğu için de cinayet işlemekten kaçınan güruh, darp etmekte herhangi bir beis görmüyor, tam tersi cesaret alabiliyor. Demek ki değişmesi gereken kısmı burası bu işin. Bu yönde yasal düzenlemeler yapılması, yasa uygulayıcılarının ve kolluk kuvvetlerinin buna göre yeniden şekillendirilmesi gerekiyor. Örneğin dün akşamki mekandan içeri girip herhangi birini darp etmenin net 20 yıl cezası olsa, eşikten içeri bir tek kişi adımını atamazdı. Bırakın onu, kapı önünde ses dahi yükseltemezdi, toplum huzurunu bozma suçu işleyip ceza alacağı için.

Örgütlü bir şekilde mücadele edilecekse eğer, tam da bu sistemin değişmesi için edilmeli. Devleti ve yasalarını es geçip salt karşı gruba şiddet uygulamak için örgütlenmek, düşünme yetisini kaybetmiş bir aklın ürettiği ilkellikten başka bir şey değildir. Adaleti devlet ve evrensel hukuk değerleri yerine bireyler/gruplar sağlamaya kalkarsa, ülke mezbahadan beter bir yere döner. Üstelik bunun bir sınırı olmayacağı gibi, herkesin adalet anlayışı farklı ve kendine göre olacağından giderek yükselen bir şiddet sarmalının içinde boğulup gideriz hep beraber. Birileri "Ortadoğululuk" mu diyordu?

Tabii bu anlattığım, uzun vadedeki nihai çözüm. Bir sorun karşısında kısa, orta ve uzun vadeli çözüm yolları belirlenir. Bu üçünden birini eksik bırakarak oluşturulacak güzergah, başarısızlıkla sonuçlanacaktır kuşkusuz. Dolayısıyla kısa vadeli bir çözüme de gereksinim olacak. İşte örgütlenme seçeneği ve -gerekirse- kaba kuvvet, tam orada giriyor devreye. Zira bahsettiğim uzun vadeli çözüm öyle kolay gerçekleşmeyeceği gibi, bunun önünde gerek o gerici topluluklar, gerek kolluk kuvvetleri, gerekse bizzat devletin kendisi engel teşkil edecek. O engeli de yine yasal ve devletin belirlediği "demokratik" sınırlar dahilinde aşabilmenin mümkünü yok. Hele de mevcut koşullarda.

Evet, kısa vadede örgütlenmek ve hem bireysel hem de kitlesel savunmayı öğrenmek gerekiyor. Yine evet, bu örgütlülükle güç gösterisi yapmak ve karşı tarafın gözünü korkutmak da önemli bir savunma şeklidir. Ancak bu, kısa vadede çözümdür ve nihai amaç haline getirilmemelidir.


"Gerçek İslam bu!"
Son olarak değinmek istediğim bir nokta da, yine dün akşamdan beri sosyal medyada "Gerçek İslam bu", "Müslümanlara yaşama hakkı vermek hata" gibi cümlelerle doğrudan İslam'ı hedef alan ifadeler. Şu "Gerçek İslam" konusunda ayrıca bir yazı yazmayı düşünüyordum Ramazan'ın başlangıcında, belki önümüzdeki günlerde kaleme alırım o yazıyı. "Gerçek İslam"ın bu olup olmadığı, tarihsel süreçte değerlendirilmesi gereken bir konu. Günümüz için de gayet tartışmalı bir iddia. Yine özellikle Ekşi Sözlük'te, namazında niyazında, orucunu tutan birçok Müslümanın bu saldırıya tepki verdiğini görmek mümkün. O yazıları yazanlar da kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor, bu saldırıyı yapan güruh da. İslam'ı ve Müslümanların tamamını hedef alarak kullanılan ifadeler, "Orada olsaydım bu saldırganları döverdim" diyen Müslümanları uzaklaştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. İki grup düşünün; birinde tasvip etmeseniz de sizle aynı inanca mensup insanlar var, diğerinde doğrudan size küfreden, sizi tamamen dışlayan, değerlerinize söven insanlar var, hatta sizi yok etmek istediğini söyleyen insanlar. Başka seçeneğiniz kalmasa ve iki grup arasında tercih yapmak kaçınılmaz bir zorunluluk olsa sizin için, hangisini seçerdiniz? Tasvip etmediğiniz grubun yanında hayatta kalacaksınız, diğer grup sizi öldürecek; bu kadar basit düşünün. Dolayısıyla, yanınızda duran, durabilecek insanların değerlerini tümden aşağılayıp hiç suçları olmadığı halde onları rencide ederek yalnız kalırsınız sadece. Bu ülkenin AKP'den önce kutuplaşmasında bu dil çok büyük rol oynadı zaten. Laiklik dediğimiz şey ateizm değil. Sekülerizm ve laisizm farklı kavramlar. RTE'nin sözlerinin aksine bir insan hem laik hem Müslüman olabilir. Radikaller yüzünden laik Müslümanları yanınızdan uzaklaştırmak, akılla, izanla açıklanabilecek bir tavır değildir.

Yaşanan olayın sıcaklığıyla yükselen adrenalin sonrası fevri refleks göstermek anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durumdur ama sonrasında serinkanlılıktan ve akıldan uzak tavır geliştirmek de, o eleştirilen "Ortadoğulu" tutumudur.


Haber link: http://www.birgun.net/haber-detay/gericiler-firuzaga-da-sopalarla-kafe-basti-116615.html



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder