ANA SAYFA

siyaset - güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset - güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2023 Cumartesi

Kılıçdaroğlu 10 Seçim Kaybetti mi?



Gece yorgun kafayla Twitter'da yaptığım flood'da bir kaydırma yapmışım, zincir iç içe geçmiş, takibi ve okuması zorlamış. Tweet'leri sıralayarak, hiçbir değişiklik yapmadan buraya aktarıyorum, okuma kolaylığı olması için.




Tweet 1)

Sağda solda Kılıçdaroğlu için "10 seçim kaybetmiş adam" ifadelerini okuyorum. Bu konuda bir şeyler yazacağım, biraz uzun bir flood olabilir. Normalde bunu söyleyen birini ciddiye alıp da yanıt vermem ama özellikle gençler için anlatmak istiyorum bir şeyler. Buyurun; +

 

Tweet 2)

Kaybettiğini söyledikleri seçimleri sıralayalım önce;

 

1) 2009 yerel seçimi

2) 2010 referandumu

3) 2011 genel seçimleri

4) 2014 yerel seçimleri

5) 2014 CB seçimleri

6) 2015 genel seçimleri

7) 2017 referandumu

8) 2018 MV seçimleri

9) 2018 CB seçimi

10) 2019 yerel seçimleri

 

Tweet 3)

2009'da İBB Başkanı adayı oldu Kılıçdaroğlu. Önce o dönemi hatırlayalım. Kılıçdaroğlu milletvekili. Peş peşe çıkardığı yolsuzluk dosyaları ve canlı yayınlarda AKP'li milletvekillerini harcamasıyla gündemde. AKP'nin önemli isimlerinin başını yediği, istifa ettirdiği dönem.

 

Tweet 4)

Kılıçdaroğlu rüzgarı esiyor o zamanlar ülkede. Bugün adama karşı çıkanların alayı o dönem "CHP'nin başına Kılıçdaroğlu gibi biri gelmeli" diyordu. Hatta CHP'ye ömrü hayatında oy vermemiş kişiler de "Kılıçdaroğlu partinin başına gelirse oy veririm" diyordu. Böyle bir rüzgar var.

 

Tweet 5)

Genel başkan, Deniz Baykal o dönem. Partili partisiz bütün herkesin "CHP'nin başına Kılıçdaroğlu geçmeli" dediği dönemde Baykal da bu rüzgarı görmüş, akıllı bir tercihle onu İBB adayı olarak çıkarmıştı. İstanbul 3 dönemdir AKP'de. CHP, 1980 darbesiyle kapatılmış, 1992'de tekrar açılmıştı.

 

Tweet 6)

1994'te ilk kez seçime girecek. Tayyip'in İBB Başkanı olduğu, SHP adayının Zülfü Livaneli olduğu o meşhur seçim. CHP'nin yerinde SHP var o dönem, CHP yeni yeni toparlanmaya çalışıyor. Tayyip'in %25 ile seçildiği seçimde SHP %20, CHP %1,5 oy aldı.

 

Tweet 7)

DSP'nin aldığı %12 oyu da koysan üstüne, 3 sol partinin toplam oyu %35. 1999 seçimlerinde CHP bu kez %14 oy alıyor, %20 de DSP'nin oyu var. Başka da sol parti yok. 2004 seçimlerine geliyoruz, DSP oyu %1.3, SHP %3,6 alıyor, CHP'nin oyu %29.

 

Tweet 8)

Yine 3 partiyi topla, en fazla %34 oy yapıyor. 94 ve 99 seçimlerinde solun oyu Tayyip'ten fazla olmasına rağmen birleşememe nedeniyle İstanbul Tayyip'e teslim ediliyor %25 oylarla. Neyse. 2009'a gelene dek böyle bir tablo var. O Kılıçdaroğlu rüzgarıyla 2009 seçimlerine girildi.

 

Tweet 9)

SHP artık bitmiş, sol adına yüzdesi sayılacak DSP var, %1,3 oy almış. Kılıçdaroğlu ile CHP'nin aldığı oy %37! Geçmişte 3 partiyi toplasan bu kadar oy çıkmadı, CHP tarihi oyunu alıyor Kılıçdaroğlu ile. Adamın zirvede olduğu dönem bu. Diğer partilere bakalım;

 

Tweet 10)

AKP %44.7, MHP %5, SP %4,8. Yani toplamda %56 gibi milliyetçi muhafazakar sağ oy var. Böyle bir seçmen kitlesinin karşısına Atatürk'ü koy, alacağı oy oranı bu kadar. Daha fazlasını alamazdı. Kaybetti denen seçimde CHP'yi diriltti adam. Hem de şu tabloyla.

 

Tweet 11)

2010'da Baykal'ın istifası sonrası mayıs ayında Genel Başkan oldu ve eylül ayında referandum yapıldı. Referandum sonucunu seçim kaybetmek olarak niteleyen dangalağı dinlene dinlene küreğin sapıyla dövüp ömrü billah konuşamayacak hale getirmek gerek.

 

Tweet 12)

Bunu birisi masada otururken söylese "Kalk sktir masadan, hesabı da da ödeme kaybol, beynine sıçtığımın gerizekalısı" derim, kovalarım. Burada ciddi ciddi anlatmak zorunda kalıyoruz. Ulan halk oylaması bu halk oylaması. Partiyle ne alakası var andaval? Anayasa değişikliği soruyor

 

Tweet 13)

Siyasi partiler bu değişiklik teklifi için taraf olabilir elbette. Ama o, seçimi kaybettiği anlamına gelmez. Şimdi hatırlayın o meşhur Yetmez Ama Evet sloganlı 2010 referandumunu. Siz veya ananız babanız ne oy kullanmıştı? Neden? Bunun Kılıçdaroğlu ile ilgisi ne? Mal mısınız?

 

Tweet 14)

3) 2011 genel seçimleri Genel Başkan olarak girdiği ilk seçim. Önceki seçimlere bakalım: CHP, 1999'da baraj altında kalmış, 2002'de %19 almış, 2007'de %20. Son iki seçimdeki oyu bu kadar yani: %20. Kılıçdaroğlu girdiği ilk seçimde %26 oy aldı. Partinin oyunu artırdı adam.

 

Tweet 15)

Seçimi kazanabildi mi? Hayır. E, Tayyip'e karşı başkası kazanabildi mi sayın a.ına koduğum? Seçmen yapısı bu abi Türkiye'de. 4) 2014 yerel seçimleri Kılıçdaroğlu genel başkan. Yerel seçimde belediye başkan adayları yarışır. Hadi aday tercihlerinden genel başkanı sorumlu tutalım

 

Tweet 16)

CHP'li Aziz Kocaoğlu %49,6 alarak İzmir'i kazandı. İstanbul adayı Sarıgül'dü, %40 aldı, ki bu da CHP için tarihi bir oran. E, Sarıgül de kazanamadı? Ankara adayı Mansur Yavaş, o da kazanamadı. Hoş, neden kazanamadığı malum. İstanbul ve Ankara kaybını Kılıçdaroğlu'na mı yazalım?

 

Tweet 17)

5) 2014 CB seçimleri Ortak aday belirleyelim dendi ve Ekmeleddin aday gösterildi. Yarışa Ekmeleddin girdi, kaybetti. O tercihten Kılıçdaroğlu sorumlu tutulur mu, bu tartışılabilir. E ama ortak aday girdi bu adam seçime. Kılıçdaroğlu kendi girmedi.

 

Tweet 18)

6) 2015 genel seçimleri Kılıçdaroğlu'nun genel başkan olarak girdiği ikinci seçim bu. HDP yeni kurulmuş, ilk kez parti olarak seçime girecek, herkes "Baraj altında kalır, AKP'ye yarar" diyor. HDP %13 oy aldı. CHP'nin bir önceki seçimde oyu %25 idi, bu seçimde yine aynı: %25

 

Tweet 19)

Ama şöyle bir şey oldu. 7 Haziran seçimlerinde CHP tabanının bir kısmı, sırf barajı aşsın da AKP'nin iktidarını engellesin diye HDP'ye emanet oy verdi. O seçimde Tayyip ilk kez tek başına aday olamadı. Teamüller işletilseydi hükümet kurma hakkı CHP'ye geçecekti, işletilmedi.

 

Tweet 20)

Sonra o PKK işbirliğiyle girilen 1 Kasım süreci ve HDP'nin kıl payı, yine emanet oylarla barajı geçmesi. CHP'nin oyu %25. Yani Kılıçdaroğlu ikinci seçiminde oy oranını koruyabildi anca. 7) 2017 referandumu Gel şimdi bir daha küfret, referandumu seçim sonucu sayan dangalağa.


Tweet 21)

Ulan, başkanlık sistemi oylanıyor referandumda. Başkanlık sistemine geçilsin mi geçilmesin mi? Bunu halk olarak ya istersin ya istemezsin. Kılıçdaroğlu ile ne alakası var lan süzme cahil özgüvenine sıçtığımın beyinsiz davarı? Kaldı ki o referandumu kaybetmişti Erdoğan zaten.


Tweet 22)

YSK ve AA hilesiyle seçimin üzerine çökülmüştü. Yani sandık sonucuna göre Erdoğan zaten kazanamadı ama onun kazanamamış olması da Kılıçdaroğlu'nun başarısı değil. Referandum lan bu, kuş beyinli. 8) 2018 genel seçimleri He işte bu da Akşener'le ittifak yapılan seçim.


Tweet 23)

CHP'nin aldığı oy %22,5 İYİP'in oyu %9,9. Lan tamam, Kılıçdaroğlu kazanamadı. Akşener kazanadı mı? Ya da başka biri? Kılıçdaroğlu'nun üçüncü seçimidir bu. CHP yine 2. parti. Daha başarılısı varsa o neden 2. parti olamadı? Hadi 1'i bile geçtim bak.


Tweet 24)

9) 2018 cumhurbaşkanlığı seçimleri Heee, bak en güzel kısma geldiiiikkk... Şimdi arkasından koştukları Maarrem'in aday olduğu, %30 alıp kaybettiği, sonra da ortadan kaybolduğu, o meşhur "adam kazandı" seçimi. Ulan bu seçimi Kılıçdaroğlu mu kaybetti Maarrem mi?


Tweet 25)

Be beynine sıçtığımın kımıl zararlısı! "Kılıçdar seçim kaybetti, ben bok bulmuş sinek gibi Maarrem'in peşinden gidiyorum" dediğin Maarrem kaybetmedi lan bu seçimi? Ulan beyin yerine içi boş mitokondri zarı taşıyan terliksi hayvan, Maarrem'in mağlubiyetini Kılıçdar'a mı yazıyon?


Tweet 26)

Mal oğlu mal "Bu Maarrem daha önce Tayyip'in karşısına çıktı ve kaybetti" demiyor, "CB seçimini Kılıçdar kaybetti" diyor. %25 oyu olan CHP'de %30 alarak seçim kaybeden Maarrem'in halkta karşılığı var, Kılıçdaroğlu'nun yok, öyle mi? Lan sktir kalk git masadan trake solunumlu.


Tweet 27)

10) 2019 yerel seçimleri Bunu da Kılıçdaroğlu'nun kaybı olarak yazmış işkembe çorbası içindeki bok. İstanbul ve Ankara gibi 25 sene AKP tarafından yönetilen en önemli iki şehri kazanmış parti. Hadi bu adayların kendi başarısıysa, önceki yerel seçimleri niye Kılıçdar'a yazıyon?


Tweet 28)

Hayır bir de en önemli 2 şehrin kazanıldığı seçimin neresi kayıp? Kılıçdaroğlu'nun girdiği 1 yerel seçim (2009) 3 de genel seçim var. Öyle 10 seçim falan yok. Onlarda da oy oranları ve nedenleri belli. Mesele "Kazanabilecek aday" ise onlar da denendi işte: Sarıgül ve Muharrem.


Tweet 29)

Ortada böyle bir 10 seçim yok, kafasına göre yardırmış aklına ne geldiyse. Muhtarlık seçimlerini de yazsaydın bari, Kılıçdaroğlu kaybetti diye. 2017'den bu yana kazandığı hiçbir seçim olmayıp hepsinin üzerine çökerek zafer ilan eden Erdoğan, bu kez onu da yapacak güçte değil.


Tweet 30)

Artık iyice yıprandı. Kendi tabanı tepkili. Dolayısıyla bu seçimin dinamikleri öncekiler gibi işlemeyecek. Kılıçdaroğlu kazanamayacak bir aday mı? Hayır, kazanabilecek bir aday. İnce ve götünde dolaşan bok sinekleri, kaybettirmek için uğraşıyor şimdiden. Hani derdiniz Tayyip'ti?


Tweet 31)

Tayyip gitsin diyen herkes oy verirse Kılıçdaroğlu eze eze kazanır. Ama yok, "Benim istediğim aday olmazsa oy vermem, kaybettiririm" kafasındaysanız, Tayyip müstahak size. Sizin o faşist zihniyetiniz iktidara gelmese çok daha iyi olur hatta. Parti de ülke de sizden temizlensin.


30 Ağustos 2016 Salı

Kadın Özgürleşmedikçe


Kadın ve kadının özgürleşmesi konusu üzerinde neden önemle durduğum sorulur sık sık.

Çünkü devrim gibi müthiş lezzetli bir düşümüz, bir idealimiz var. Tüm ezilenlerle birlikte bu ezici düzeni alaşağı edip yerine kimsenin ezilmediği özgür bir dünya inşa etmenin düşünü kuruyoruz tutkuyla. Kadınsa, tüm o ezilen gruplar içinde ayrıca ezilen, dünyanın her yerinde ezilen, en çok ezilen en büyük grup. Eğer ezilenden yana saf tutuyorsak -ki devrimci olarak tuttuğumuzu iddia ediyoruz- en çok ve en acımasızca ezilen kadının yanında durmamız, zaten önceliğimiz olmalı. Ayrıca kadını özgürleştirmedikçe gerçek bir devrim asla olmayacak! Kadını özgürleştirmenin yoluysa erkeğin içindeki o "errrrrrrkek"in ezilmesinden geçiyor. O yüzden;

Önce erkeğin o egosunun üzerinde yürüyeceksin ayakkabılarınla. Ayaklarının altında böcek gibi ezilecek. Tutup ellerinle sağından solundan çekiştirecek, yıpratacak ve hatta iğdiş edeceksin o "errrrrrrkek"i.

Elinde balyozla bir züccaciye dükkanına girer gibi gireceksin içine. Duracaksın dükkanın tam orta yerinde. Yıllarca biriktirdiği o kristal, o değerli, o ışıl ışıl parlayan camlara, camdan raflara, duvardaki aynalara bakacaksın. Az sonra içinde kopacak fırtınayı baştan biliyor olmanın keyfiyle, kararlı ama sakin bir tebessüm yayılacak yüzüne. Balyozu sıkıca kavrarken parmaklarınla, hınzır hınzır gülümseyip bakacaksın o kristalllere, camlara.... Derin bir nefes alıp kaldıracaksın başını yukarı ve hızla indireceksin balyozu önündeki camdan rafa! Büyük bir şangırtı kopacak. Özgürlüğün ezgisini duyacaksın o şangırtıda. Gözünün gördüğü ne varsa içeride, balyozu patlatacaksın tepesinde. O kopan şangırtı daha da coşturacak seni. Vuracaksın balyozu ve camlar uçacak havada. Uçuşan her bir parçacıkta erkeğin darmadağın olan "errrrrrrkek"liğini göreceksin.

Kutsal tapınakları, devasa binaları patlatır gibi patlatacaksın erkeğin içinde ilkel ne varsa. Dibine yerleştirdiği dinamitler patladığında paramparça olacak bina. Şehri kuşatmış sıra sıra binalardan her biri gürültüyle çökerken havai fişekler patlayacak yerlerinde, bir parça daha açılacak gökyüzü. Her çöken binadan sonra başını kaldırıp göğe bakacak, özgürlüğün kokusunu derin derin çekeceksin ciğerlerine.

Acımayacaksın! Un ufak edeceksin! Kırdığın, ezdiğin, parçaladığın, patlattığın her bir parçasının ardından dans edeceksin şarkı söyleyerek. Özgürlük tutkusu kaplayacak bedenini, ruhunu...

Öpüldüğünde prense dönüşmüyor madem bu biçimsiz kurbağa, o halde sen de vurarak güzelleştireceksin. Vuracaksın; ta ki o çirkinliğinden geriye hiçbir şey kalmayıncaya dek.

İşte o zaman ortaya çok güzel bir şey çıkacak. Cinsel olarak erkek, sosyal olarak insan bir varlık çıkacak ortaya. İşte o zaman erkek de kadın da özgürleşmiş olacak. Kadının özgürleştiği bir dünyanın ne kadar güzel olabildiğine şaşkınlık ve hayranlıkla bakacaksın. Sokaklarında gecenin bir vakti kol kola girmiş kadınların şen şakrak kahkahalar atarak yürüdüğünü gördüğün şehrinin ne kadar muhteşem olabildiğine sen bile inanamayacaksın. Yolda, vapurda, trende, barda, parkta tek başına korkmadan istediğini yapabilen kadınların yüzlerindeki tebessümün, gezegeni ne kadar keyifli bir yer haline getirdiğini izleyeceksin huzurla. Dünya güzelleşecek, sen güzelleşeceksin, her şey güzelleşecek...

İşte o zaman gerçek bir devrim yapacaksın! Önünüzde hiçbir şey duramayacak. El ele verip yürüyeceksiniz hepimizi ezen bu çarkın dişlililerini kırmak için. Hepimiz kurtulacağız zincirlerimizden. Özgürleşeceğiz...

Kadın özgürleşmeden, devrim de yok özgürlük de!


23 Temmuz 2016 Cumartesi

OHAL'in ardından

Her şey göstere göstere geldi.

Ama bitmedi...

Yıllardır yazıp çizdiklerimi, anlatmaya çalıştıklarımı ve bunlara verilen tepkileri düşünüyorum şimdilerde. Tüm uyarılarıma "Korku senaryoları yazıp duruyorsun, içimizi karartıyorsun" diyen arkadaşların şimdi ne düşündüğünü bilmiyorum. Hiç de sormadım kendilerine. Başlarda, 15 Temmuz gecesi ve takip eden üç gün boyunca kafalarına dank edeceğini düşünüyordum. Şimdi o konuda bile zerre inancım yok.

Çoğunluğun kafasındaki tablo şu: 15 Temmuz gecesi bir darbe girişimi oldu. Hükumet bu girişimi püskürttü. Üç aylık OHAL ilan edildi. Bu üç ay boyunca cemaatçileri temizleyecekler, sonra ortalık durulacak, biz de kaldığımız yerden devam edeceğiz. Cemaatçi olmadığımız için bizi ilgilendiren bir şey yok.

Hayır, böyle olmayacak. Gazeteci Ceyda Karan'ın geçenlerde bir televizyon programında söylediği gibi; "Devlet çöküyor şu an." Mevcut tabloyu tam olarak betimleyip olası senaryoları, ihtimalleri yazmaya artık gerek duymuyorum. Bunların hiçbir önemi kalmadı artık benim açımdan. Son bir gayretle çırpındığımız zamanlarda Pokemon kovalayıp "Laiklik beee" tweet'leri atanlarla bir şey yapılamayacağı gibi, bir şey anlatmak da gereksiz. Bir toz bulutu var havada ve ardından çok daha büyük bir karanlığın çökeceği aşikâr.

Artık geldiğimiz noktada, "Ne darbe ne diktatörlük. Üçüncü bir yol için neler yapabiliriz?" diye sorması, düşünmesi gereken kitle hâlâ gayet rahat bir biçimde hayatlarını sürdürüyor ve sanki hiçbir şey yokmuş gibi eğlencelerine devam ediyorsa, söz anlamını yitirmiş demektir son kertede. 

Zaman zaman söylediğim bir söz var: Bu ülke için asıl tehlike AKP değil, solculardır. Okumuşun cahili çok tehlikelidir, derim hep. Ülke bugünlere gelirken hiçbir şey yapmayıp keyfini sürdüren, eğlencesinden feragat etmeyen, uyaranlara burun kıvırıp felaket tellallığıyla suçlayanlar, kendilerini solcu olarak tanımlayan başta ulusalcılar, Kemalistler ve sosyalistlerin bir kısmıydı. Yine aynı kitle durumun o kadar farkında değil, o kadar umursamaz, o kadar rahat bir tutum içinde ki, tehlike dediğim şeyi de bu oluşturuyor. Bu kadar tembel, bu kadar lakayt, bu kadar kendi keyfine düşkün, bu kadar kör, bu kadar kibirli, bu kadar ben merkezci bir muhalefetin varlığı, otoriter bir iktidarın varlığından çok daha tehlikelidir.

Şu son bir haftada yaşananların ardından artık silkelenip kendilerine geleceklerini düşünürken görüyorum ki, büyük çoğunluk aynı tas aynı hamam devam ediyor. OHAL'in sadece cemaate yönelik olduğunu, üç ay sonra kalkacağını ciddi ciddi düşünen bir halk var. Sokağı izliyorum, aynı rahatlık. Sosyal medyaya bakıyorum, aynı umursamazlık... Ara ara o aptalca umut telkin eden sözlere denk geliyorum: "Her gecenin sonu aydınlıktır", "Türkiye bir gün bu baskıcı rejimden kurtulacak" vs... Çok güzel temenniler bunlar ama nasıl olacağına dair hiç kimsenin somut bir şey söylediği yok. Evet, her gecenin sonu aydınlıktır da, kutuplarda altı ay sürüyor o gece! İran devrimi 37 sene önce yapıldı ve İran hâlâ aydınlığı görmüş değil. 37 yıl, insan hayatı için çok önemli bir zaman dilimi; insan ömrünün yarısı. Süslü, boyalı sözlerle çıkmayacağız aydınlığa. O çok özlediğimizi söylediğimiz "Tek derdimizin falanca olduğu yıllar", peri kızının sihirli değneğiyle gelmeyecek.

"En dibi görmeden yükselemiicez. Böyle top gibi, en dibe vurucaaaazzz, sonra oradan tekrar çıkıcaaaz" fasaryasını yıllardır dinlerim. 1 Kasım seçimlerinden sonra bu blogda yazdığım yazıda buna verdiğim yanıtı belirtmiştim. Yine bu ezberi tekrarlayan bir siyasetçiye, aynen şunları söyledim yıllar önce; "O topun yükselebilmesi için zeminin beton olması gerek. Oysa zemin balçık. Fıs diye gömülür kalır o top çarptığı yerde. Dahası, top da patlak. Sert bir zemine vursa bile yükselemez!" 

Tamam, peki, durum kötü. Peki ne yapacağız? Hiçbir şey!... Soranlara söylüyorum; bu halkla hiçbir şey yapılamaz! Bugün hâlâ şu tabloda bile nasıl örgütlenip nasıl mücadele etmek gerektiğini, darbeyi de diktatörlüğü de reddedip üçüncü yol arayışına girmeyi konuşmak yerine aynı lümpenlikle, aynı rahatlıkla, aynı vurdumduymazlıkla zevzek zevzek yaşayan bu halkla hiçbir şey ya-pı-la-maz!

Diğer olasılıkları geçerek söylüyorum; bu hükumet ve OHAL ile devam eden süreç salt cemaatçileri vurmayacak. AKP, kendisine muhalif olan tüm kesimleri hedef alacak; apolitikleri bile! O yüzden önereceğim yegâne şey; imkânı olanlar yurtdışı seçeneklerini çok hızlı bir şekilde değerlendirsin. Hiç vakit kaybetmeden, hemen bugün, şimdi!

Mücadele gibi bir şey söz konusu değil. Zira birlikte mücadele edebileceğin bir halk yok yanında. Hâlâ iyimser tablolar çizen, hâlâ bireysel lümpen hayatını sürdüren, hâlâ saç baş yolduracak cinsten vurdumduymazlık içinde milyonlarca insan var ve bunlar için nefes tüketmek bile zaman kaybı. Artık uzun uzun yazıp anlatma gereği duymuyorum hiçbir şeyi. O aşamayı geçtim. Somutlaştırmak için şöyle tasvir edeyim: İnşaat çöküyor, o büyük gürültüyü herkes duyduğu halde "Bana bir şey olmaz" diyerek sanki bir şey yokmuş gibi davranıyor, "Yahu kalkıp yerden kalas alın, şuraya destek verin, şuraya bastırın" diye bağırıyorsun ama kimsenin umrunda değil. İnşaat çöküyor ve sen elindeki kalasla tek başına hiçbir şey yapamazsın. Dışarı at kendini, yoksa enkazın altında kalacaksın.

Ya yurtdışına gitme imkânı olmayanlar? Geçmiş olsun... Eğer kafayı Game of Thrones'tan kaldırabilselerdi, bugün zaten bunu konuşuyor olmayacaktık. Bu kitle için de mücadele etmeye değmez zaten. Bazı devrimci yapılar kendi mahallelerinde mücadelelerini sürdürecektir. Onların durumu ayrı. Zaten onlara da bir parça kulak verilmiş olsaydı, şimdi bu toz bulutunun içinde boğulmuyor olacaktık.

Velhasıl; bir avuç insan koca bir ülkeyi sırtlayıp kaldıramaz. Geçmişte de olduğu gibi, o ağırlığın altında ezilir ve ağır bedeller öder. Kalan çoğunluğa, o bir avuç insana yardıma gelmeleri için seslenmeye gerek yok. Onların akıbetini, 1958 yılında Aziz Nesin yazmıştı; Ah biz eşekler... 


Aziz Nesin'in "Ah Biz Eşekler" adlı öyküsünü okumak için tıklayın: http://eksi-cassey-jones.blogspot.de/2016/07/ah-biz-esekler.html



19 Temmuz 2016 Salı

Ah biz eşekler

Aşağıdaki Aziz Nesin hikayesini 25 sene önce okumuştum.  Yıllarca anlatmaya çalıştım olabildiğince; olmadı... Birkaç sene önce kitaptan baka baka Ekşi Sözlük'e aktarmıştım hikayeyi. Sözlükten sildiğim entry'ler arasında bu da vardı. Burada dursun hikaye. Bir gün Türkiye'ye ne olduğunu soranlara gösterirsiniz...

**********

Bu hikaye, yurdumuzda basın ve söz hürriyetinin, yalnız kâğıt üstünde yazılı bir süs olarak bırakıldığı, aydınların konuşamaz duruma getirildiği günlerde, halkı bu duruma düşüren ve gerçekleri ancak kendi başı belaya girince söylemeye çalışıp da, artık söyleme olanağı da bulamayan Kara aydınları yermek için yazılmış ve yine o günlerde yayınlanmıştır.

(“Ah biz eşekler” hikâye kitabı ilk kez 1958'de 8000 adet basılmıştır. Yukarıdaki not hikayenin başına Aziz Nesin tarafından o tarihte konulmuştur.) 





AH BİZ EŞEKLER

Ah, biz!... Ah biz eşekler!... Biz eşek milleti de eskiden siz insan milleti gibi konuşurmuşuz. Bizim de kendimize özgü bir dilimiz varmış. Konuşmamız, müzik denli güzel, uyumlu, kulağa tatlı gelirmiş. Ne güzel konuşur, ne türküler söylermişiz. Biz eşek olduğumuzdan; sizler gibi insanca değil, eşekçe konuşurmuşuz. Ama eşekçe, yumuşak, tatlı, uyumlu zengin bir dilmiş.

Biz eşek milleti eskiden şimdi olduğu gibi anırmazmışız, sonradan anırmaya başlamışız.

Şimdi, biliyorsunuz, bütün isteklerimizi, duygularımızı, algılarımızı, acılarımızı, sevinçlerimizi, birbirimize ve siz insan efendilerimize anırarak anlatmaya çalışıyoruz. Anırmak nedir? «Aaa-ii, Aaaa-ii» diye arka arkaya bir kalın, bir ince, ağızdan iki uzun heceli ses çıkarmak. Anırmak işte bu... Bizim o zengin dilimiz, şimdi kala kala, bu iki heceli tek sözcüğe kaldı. Bir yaratık, bütün duygularını tek sözcükle nasıl anlatabilir!...

Nasıl olup da o zengin eşekçe ölmüş, bir ölü dil olmuş, sonra biz eşekler anırmaya başlamışız; bunu merak etmiyor musunuz? Merak ediyorsanız anlatayım. Kısacası, bizim dilimiz tutulmuş. Korkunç bir olayla aklımız başımızdan gidip de, dilimiz tutulunca, eşekçeyi tüm unutmuşuz. O günden sonra da yalnız anırarak, iki uzun heceyle bütün duygularımızı anlatmaya çalışmışız.

Biz eşeklerin dilimizin tutulması, epeyce eski bir olaydır.

Eski kuşaktan bir yaşlı eşek varmış. Bir gün, bu eski kuşaktan yaşlı eşek, kırlarda tek başına otlamaktaymış. Hem otlar, hem eşekçe türküler söylermiş. Bir ara burnuna bir koku gelmiş ama güzel bir koku değil, kurt kokusu...

Eski kuşaktan eşek, burnunu yukarı dikip, havayı derin derin koklamış. Hava, keskin keskin kurt kokuyormuş.

Yaşlı eşek,

- Yok canım, kurt değildir... diye avunup otlamağa başlamış. Kurdun kokusu gittikçe artıyormuş. Belli ki kurt yaklaşıyor. Kurt yaşlaşıyor demek, ölüm geliyor demek...

Eski kuşaktan eşek,

- Kurt değildir, kurt değildir... diye kendini avutmuş.

Ama kurdun kokusu da gittikçe ağırlaşıyor. Yaşlı eşek, hem korkuyor, hem de oralı değilmiş gibi görünerek, kendi kendine,

- İnşallah kurt değildir. Kurt buraya nereden gelecek, nereden beni bulacak?.. diyormuş.

Böylece kendi kendini avutma içindeyken kulağına sesler gelmeye başlamış. Ama güzel ses değil, kurt sesi... Yaşlı eşek kulaklarını dikip sesi dinlemiş; evet kurt sesi...

Gönlü bir türlü kurdun gelmesine razı olmadığından,

- Yok canım, bu ses kurt sesi değil, bana öyle geliyor... der, otlamaya devam edermiş. Ama ses de gittikçe yaklaşıyor... Eski kuşaktan eşek yine avunurmuş:

- Kurt değildi. Hayır, bu ses kurt sesi olamaz! O korkunç ses, büsbütün yaklaşmış. Eşek kendi kendine söylenirmiş:

- Yok, yok... Dilerim bu kurt olmasın... Kurdun işi yok da, buraya mı gelecek! ...

Bir yandan da yüreğini korku sardığından gözü çevresindeymiş. Bir de bakmış; karşı dağın tepesinde, sisler, dumanlar içinde bir kurt ...

- A-ah, demiş, bu benim gördüğüm, kurt değil, başka bir şey...

Başını otlara sokmuş.

- Bana öyle geldi galiba, hayal gördüm. Evet, evet, hayal olacak ...

Az sonra, çalıların arkasından koşan kurdu görünce, korkusu artmış. Ama kurdun gelmesini hiç istemediğinden, yine kendi kendisini kandırmaya çalışıyormuş:

- Kurt değildir, inşallah değildir. Başka yer kalmadı da burasını mı buldu gelecek? Gözlerim iyi seçmiyor da ondan... Çalıların gölgesini kurt sandım.

Kurt yaklaşmış. Aralarında eşek adımı ile üç-dört yüz adım kalmış.

Eski kuşaktan eşek,

- Aman Tanrım, yoksa bu gelen gerçekten kurt mu?

Hayır, olamaz. Olmamalıdır, Ah... Yok, yok, kurt değil... diye inlemeye başlamış.

Kurtla aralarında elli adım, kalınca, o yine avunuyormuş:

- Şu karşımda gördüğüm yaratık kurt değildir inşallah. Canım, ne diye kurt olsun... Belki devedir, belki fildir, belki de başka bir şey, belki de hiçbir şeydir. Ben de her şeyi kurt görmeye başladım.

Kurt sırıtarak yaklaşmış, yaklaşmış. Aralarında ancak birkaç adım kalınca, yaşlı, eşek,

- Biliyorum, bu gelen kurt değil, evet kurt değil, ama ben şuradan azıcık uzaklaşsam kötü olmaz.. demiş. Başlamış yürümeye. Başını geri çevirip bakmış, kurt sırıtarak, ağzının suları akarak arkasından geliyor. Eski kuşaktan eşek yakarmaya başlamış:

- Ulu Tanrım, bu gelen kurt bile olsa, kurt olmasın ne olur... Kurt değil canım, ben de boşu boşuna korkuyorum.

Böyle deyip adımlarını açmış. Kurt da onu izliyormuş. Kart eşek koşmaya başlamış. Kurt da onun ardından koşmuş...

Eşek,

- Ah, ben de ne budalayım... diyormuş. Yaban kedisini kurt sanıp kaçıyorum. Hayır, kurt değil...

Ayaklarının var gücüyle kaçıyor, bir yandan da içinden şöyle geçiyormuş:

- Kurtsa da kurt değildir... İnşallah değildir. Yok canım, ne diye kurt olsun...

Başını çevirip arkasına bakmış, kurdun gözleri ışıl ışıl yanıyor. Eşek dört nala kaçar, hem de,

- Vallahi de kurt değil, billahi de kurt değil.. Allah belamı versin ki kurt değil, diye söylenirmiş.

Eşek kaçmış, kurt kovalamış. Kuyruğunun dibinde, kurdun kızgın kızgın solumasını duyunca, yaşlı eşek kendi kendine,

- Bahse girerim ki bu kurt değil.. Kuyruk altımda solumalarını duyduğum bu yaratık kurt olamaz... diye söyleniyormuş.

Kurdun ıslak burnu, eşeğin apış arasına değince, yaşlı ,eşek de sıfırı tüketmiş. Bir de başını çevirip bakmış; kurt, üstüne atıldı atılacak.. Artık adım atacak gücü kalmayan kart eşek, kurdun sert bakışları altında kıpırdayamaz olmuş; oracıkta kalmış. Kurdu görmemek için gözlerini yumup,

- Kurt değil canım, boş ver... İnşallah değildir. Sanki ne diye kurt olsun, diye kekelemiş.

Kurt, sağ kabasına bir pençe atınca, oracığa yıkılan eşek,

- Biliyorum, biliyorum, sen kurt değilsin. Arkamla oynama, gıdıklanıyorum. El şakasını da hiç sevmem.. demiş.

Azgın, aç kurt keskin dişleri ile eşeğin sağrısını ısırmış, budundan büyük bir parça koparmış. Can acısıyla yere yıkılan eşeğin birden dili tutulmuş. Bildiği eşekçeyi, korkudan unutmuş. Kurt, boynuna, gerdanına saldırmış. Eşeğin her yanından kanlar fışkırmaya başlamış. İşte ancak o zaman eşek,

- Aaa kurtmuş... Aaa o imiş... Aaa, o imiş!... diye bağırmaya başlamış. Kurt onu parçalar, o da dili tutulduğundan, yalnız:

- Aaa, o imiş ... Aaa, Oo-ii... Aaa-iii... Aaa·iii! diye bağırır, inlermiş.

Kurdun dişleriyle parçalanan eski kuşaktan eşeğin dağı, taşı inleten son sözlerini bütün eşekler duymuşlar:

Aaaa-iii, aaa-iii...

İşte o günden sonra, biz eşek milleti, konuşmasını, söylemesini unutmuşuz, her duygumuzu, her düşüncemizi, anırtı ile anlatmaya başlamışız. O eski kuşaktan eşek, tehlike kuyruk altına girinceye dek, kendini avutup, kandırmamış olsaydı, bizler de konuşmasını bilecektik.

Ah biz eşekler, ah biz eşek milleti: Aaaa-i, aaa-iiii

Aziz NESİN


18 Haziran 2016 Cumartesi

Örgütlü şiddet sarmalında

Dün akşam Firuzağa'da Velvet İndieground Records adlı mekanda düzenlenen Radiohead etkinliğine dinci/gerici bir grup saldırdı. Saldırının nedeni, Ramazan ayında içki içilmesi. Aslında bir "Ramazan klasiği" olan saldırı, daha önce sayısız kez yaşanmış örneklerinden farklı olarak infiale neden oldu bu kez. Geceden beri, başta Twitter ve Ekşi Sözlük olmak üzere sosyal medyada genel olarak "Bireysel silahlanmanın gerekliliği", "AKP'nin ülkeyi getirdiği durum", "Askeri darbenin şart olduğu" gibi önerilerin yanı sıra "Sallandıracaksın üç beş tanesini" nakaratı dile getirildi. Genel gözlemim, neden-sonuç ilişkisinin yanlış kurulduğu ve çözümün yanlış yerde arandığı yönünde.

Öncelikle; "İzlerken kanım dondu", "Aman Allah'ım, gördüklerime inanamadım!", "Tanrım, delirmek üzereyim, gerçek olamaz!" vb yorumlarında bulunanların, kendilerine sormasını istediğim bazı sorular var: Şurada 15 gün önce, "Ramazan'ın ilk dayağı hangi şehirde atılacak? Erzurum mu Yozgat mı? Ahahaha" diye geyik yapanlar, dünkü saldırının nesine, niçin şaşırdılar? Her Ramazan'da benzer şeyler yapıldığını biliyorsunuz, bunu bekliyordunuz üstelik. Şimdi neden kanınız dondu ki? Linç nasıl oluyor sanıyorsunuz? Hafifçe iki tokat atıp, bira şişesini insanların kafasında usulca ve nezaketle kırarak mı? O "Ramazan klasiği"nin bu kez infial yaratmasının nedeni, olup bitenleri canlı canlı izlemiş, o anlara tanıklık etmiş olmamız. Bir haberi gazeteden okuyup fotoğraflarına bakmakla o olaya tanıklık etmek, çok farklı şeyler. Eğer videoyu izlemeyip sadece Twitter'da okumuş, belki 3-5 fotoğraf görmüş olsaydık, büyük olasılıkla şimdiki kadar büyük bir tepki vermeyecektik. Zira aynı grup; 2 Şubat 2016 akşamı da o bölgede içki içenlere silah sıkarak saldırdı, 2014 Mayıs'ında sanat galerisi açılışına saldırdı, 2014 Temmuz'unda içki içenlere saldırdı. Bunların dışında Türkiye'nin çeşitli yerlerinde benzer saldırılar gerçekleştirildi. Üniversitelerin açık olduğu dönemde kantin basıp oruç tutmayanlara saldırılması ise artık neredeyse haber değeri taşımıyor. Bütün bunları gazeteden, sosyal medyadan okuyup "Cık cık cık... Ortadoğu çomarları işte" dedikten sonra içkimizi yudumlayıp eğlencemize devam ettik kaldığımız yerden. Oysa bu kez; o bağırışları, o tekme tokat seslerini, kafada kırılan bira şişesinin şangırtısını duyduk. Yaşadık yani olayı izlerken, "oradaymış gibi" olduk. Birilerinin kanının donma sebebi de, dehşete düşme nedeni de, olayın sosyal medyada bu denli gündem olma gerekçesi de bu: İlk kez tam anlamıyla empati kurduk mağdurla.

Tabii, son üç yıldır sıklıkla duyduğumuz gibi, yine bu saldırı sonrası da "Bireysel silahlanmanın gerekliliği" klişesi milyon defa dile getirildi. Ekşi Sözlük'te saldırıyla ilgili başlıkta çok sayıda yazar tarafından bunun artık şart olduğu vurgulandı. Genelde atıp tutmayı seven ama atıp tuttuklarının yüzde birini bile hayata geçiremeyen bir toplumuz. Üç yıldır "Bireysel silahlanma şart" diye tutturanların silahlandığına denk gelmedim ben. Denk gelene de denk gelmedim üstelik. Sadece her olayda tekrarlayıp duruyorlar. Otuz sene daha da aynı sözü yinelerler. Ama bunun dile getirilmesini önemsiyorum. Çünkü;

Daha önce de milyon defa söylediğim, yazdığım gibi, tamamen aynı gerekçeyle örgütlenip silahlanmış devrimcilere "terörist" diyen bu yumurcakların, sıkıyı gördükleri ilk anda çareyi bireysel (kitlesel ve/ya örgütlü de değil) silahlanmada görmeleri komik olduğu kadar sinir bozucu. Ancak bir yanıyla da umut verici. Çünkü belki salt bu şekilde anlayabilecekler devrimcileri ve "terörist yuvası" dedikleri Gazi Mahallesi'ni, Okmeydanı'nı, Tuzluçayır'ı. Buradaki insanların durduk yere ve birden bire silahlanmadığını, tıpkı o yumurcaklar gibi buna mecbur kalındığının idrak edildiğini ve fakat o yumurcaklardan farklı olarak bunu bireysel olarak değil, kitlesel ve örgütlü olarak yapacak akla sahip olduklarını anlayabilecekler. Devrimcilere sırt çevirmemeleri gerektiğini görecekler belki bu sayede. Böylelikle, bunun bir hükumet sorunu değil, sistemli bir devlet politikası olduğu gerçeğiyle yüzleşebilecekler.


"AKP ülkeyi ne hale getirdi!"
Eğer bu yaşananların son 14 yılda geliştiğini, bu gerici saldırıların AKP dönemiyle ilgili olduğunu düşünüyorsanız ya 20'li yaşların başında ve apolitik bir gençsinizdir ya da steril fanusunuzun içinde ülke gerçeklerinden bihaber yaşamış bir lümpen. Bu ülke böyleydi; 20 yıl önce de böyleydi, 40 yıl önce de böyleydi, 60 yıl önce de böyleydi. Hatta şimdilerde iyi bile. En azından Ramazan'da açık lokanta bulunabiliyor, içki servisi yapan mekanlar hizmet verebiliyor. Eskiden bırakın alkol içilen mekanın basılmasını, gündüz açık olan sıradan bir lokanta bile taşlanırdı bu ülkede. Tüm bunlar olurken de AKP değil, bizzat sizin veya ebeveynlerinizin oy verdiği merkez sağ partiler vardı iktidarda. O "Laikliğin teminatı anlı şanlı Türk ordusu" Erdoğan'ın kontrolüne geçmemişti o yıllarda.

İşte, "Ülke nasıl bu hale geldi?" sorusunun yanıtı tam burada. Geçmişte tüm bunlar olup biterken siz veya anne babanız, hiçbir şey yapmayıp oturup izlemekle, Madımak Oteli canlı yayında yakılırken "Cık cık cık, yazık o insanlara" demekle yetindiğiniz için bu halde bu ülke. Ve bunlara göz yuman partilere oy verdiğiniz, ana babanız oy verdiği için böyle. Tabii şu dakika itibariyle odaklanılması gereken suçluyu tespit değil, çözüm! Ona bakalım.


Devlet mi hükumet mi?
Yine yine yine yeniden aynı konuya geliyoruz dönüp dolaşıp. Bu ülkenin "Devlete değil hükumete karşı" bireyleri devlet gerçeğiyle yüzleşmediği sürece herhangi bir sorunun çözümü mümkün değil. Bunun idrak edilebilmesi için 6-7 Eylül Olayları, Trakya Olayları, Maraş Katliamı, Çorum Katliamı, Sivas Katliamı, Bahçelievler Katliamı, Kanlı Pazar, Kanlı 1 Mayıs, Gazi Mahallesi Katliamı konularında bilgi edinmek, bunlara dair araştırıp okumak gerek. Faillerin kim olduğu, yakalanıp yakalanmadığı, hukuki sürecin nasıl işlediği, ne şekilde sonuçlandığı vs görüldüğünde, devlet aygıtının ne olduğu daha iyi anlaşılabilir. O anlaşılmadan gerçek anlamda bir çözüm üretilemez.


Bireysel silahlanma çözüm mü?
Öncelikle şunu söyleyeyim; mevcut sistemde şiddet karşıtı biri değilim. Taraftarı olduğum, öncelikli çözüm olarak gördüğüm bir kavram da değil elbette şiddet. Ancak barışçıl olmakla, barış içinde yaşamayı istiyor olmakla aptal olmak arasında fark var. Bununla beraber nihai çözüm olarak şiddeti görmek, çok tehlikeli bir düşünme biçimine götürür bizi. Esasen çoğunuzun silahlanmayacağını, anlık gaza gelip kükrediğinizi, elinize silah verilse bile kullanamayacağınızı biliyorum. İnsan beyni, zaman içinde düşünme algoritmasını değiştirir. Beyinde oluşan veya yer eden bir fikir, zamanla tüm düşünme biçimini, adımlarını bütünüyle farklılaştırabilir. "Adaletin olmadığı yerde halk kendi adaletini sağlar" sağlar diyerek bireysel silahlanmada çözüm aramak fikri yanlış bir algoritma üzerine oturursa, çok çok tehlikeli bir yere evrilebilir.

İlk olarak şunu sormak gerek: Bu olaylar neden yaşanıyor? Örneğin oruç tutmayanlara, içki içenlere saldıran bu grup, onları öldürmekten imtina eder mi? Her fırsatta sosyal medyada "Sonunuz Ali İsmail gibi olacak" yazabilen bir güruh var. Belli ki bizlerin öldürülmesi taraftarılar. Peki neden bunu yapmıyorlar da yalnızca darp etmekle yetiniyorlar? Çünkü işin içine cinayet girdiğinde, katiller mahkemeye çıkacak ve yargılanıp hapse atılacak. O aşamada işleyen bir hukuk var yani. Bunun istisnaları var elbette. Gezi'de katledilenlerin katillerini koruyor devlet veya aynı şekilde doğrudan kendi tezgahladığı kitlesel katliamların faillerini saklıyor. Ancak dün akşamki gibi olaylarda, yani "sıradan birey" diyebileceğimiz gericilerin işleyeceği cinayetin sonucu hapisle noktalanacak. Onları cinayet işlemekten alıkoyan tek etmen bu.

Gericilerin "dini hassasiyet" diyerek laik/seküler kesimi darp edebilmesinin eskiden beri var olduğunu söyledik. Devletin yasaları da, o yasaların uygulayıcıları, koruyucuları da, bu gerici güruhu koruyup kollayacak şekilde dizayn edildi devlet tarafından. Salt seküler apolitiklere saldıran İslamcılar değil, solculara saldıran ülkücüler de polis tarafından korundu ve hatta polis o gruplarla birlikte saldırdı mağdur tarafa. Faillere de hiçbir şey olmadı sonunda. Merkez sağ hükumetlerde de böyleydi bu, sosyal demokrat koalisyonlarda da böyleydi. Hatta o çok güvendiğiniz askerin Madımak Katliamı sırasında nasıl sessiz kalıp seyrettiğinin belgelerini küçük bir internet araştırmasıyla dahi bulabilirsiniz.

Devlet buna öteden beri bilinçli olarak izin veriyor, hatta saldırganları koruyordu. Ülkedeki hukuk sistemi, yargı düzeni, kolluk kuvveti dizaynı bu yani. Böyle olduğu için de cinayet işlemekten kaçınan güruh, darp etmekte herhangi bir beis görmüyor, tam tersi cesaret alabiliyor. Demek ki değişmesi gereken kısmı burası bu işin. Bu yönde yasal düzenlemeler yapılması, yasa uygulayıcılarının ve kolluk kuvvetlerinin buna göre yeniden şekillendirilmesi gerekiyor. Örneğin dün akşamki mekandan içeri girip herhangi birini darp etmenin net 20 yıl cezası olsa, eşikten içeri bir tek kişi adımını atamazdı. Bırakın onu, kapı önünde ses dahi yükseltemezdi, toplum huzurunu bozma suçu işleyip ceza alacağı için.

Örgütlü bir şekilde mücadele edilecekse eğer, tam da bu sistemin değişmesi için edilmeli. Devleti ve yasalarını es geçip salt karşı gruba şiddet uygulamak için örgütlenmek, düşünme yetisini kaybetmiş bir aklın ürettiği ilkellikten başka bir şey değildir. Adaleti devlet ve evrensel hukuk değerleri yerine bireyler/gruplar sağlamaya kalkarsa, ülke mezbahadan beter bir yere döner. Üstelik bunun bir sınırı olmayacağı gibi, herkesin adalet anlayışı farklı ve kendine göre olacağından giderek yükselen bir şiddet sarmalının içinde boğulup gideriz hep beraber. Birileri "Ortadoğululuk" mu diyordu?

Tabii bu anlattığım, uzun vadedeki nihai çözüm. Bir sorun karşısında kısa, orta ve uzun vadeli çözüm yolları belirlenir. Bu üçünden birini eksik bırakarak oluşturulacak güzergah, başarısızlıkla sonuçlanacaktır kuşkusuz. Dolayısıyla kısa vadeli bir çözüme de gereksinim olacak. İşte örgütlenme seçeneği ve -gerekirse- kaba kuvvet, tam orada giriyor devreye. Zira bahsettiğim uzun vadeli çözüm öyle kolay gerçekleşmeyeceği gibi, bunun önünde gerek o gerici topluluklar, gerek kolluk kuvvetleri, gerekse bizzat devletin kendisi engel teşkil edecek. O engeli de yine yasal ve devletin belirlediği "demokratik" sınırlar dahilinde aşabilmenin mümkünü yok. Hele de mevcut koşullarda.

Evet, kısa vadede örgütlenmek ve hem bireysel hem de kitlesel savunmayı öğrenmek gerekiyor. Yine evet, bu örgütlülükle güç gösterisi yapmak ve karşı tarafın gözünü korkutmak da önemli bir savunma şeklidir. Ancak bu, kısa vadede çözümdür ve nihai amaç haline getirilmemelidir.


"Gerçek İslam bu!"
Son olarak değinmek istediğim bir nokta da, yine dün akşamdan beri sosyal medyada "Gerçek İslam bu", "Müslümanlara yaşama hakkı vermek hata" gibi cümlelerle doğrudan İslam'ı hedef alan ifadeler. Şu "Gerçek İslam" konusunda ayrıca bir yazı yazmayı düşünüyordum Ramazan'ın başlangıcında, belki önümüzdeki günlerde kaleme alırım o yazıyı. "Gerçek İslam"ın bu olup olmadığı, tarihsel süreçte değerlendirilmesi gereken bir konu. Günümüz için de gayet tartışmalı bir iddia. Yine özellikle Ekşi Sözlük'te, namazında niyazında, orucunu tutan birçok Müslümanın bu saldırıya tepki verdiğini görmek mümkün. O yazıları yazanlar da kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor, bu saldırıyı yapan güruh da. İslam'ı ve Müslümanların tamamını hedef alarak kullanılan ifadeler, "Orada olsaydım bu saldırganları döverdim" diyen Müslümanları uzaklaştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. İki grup düşünün; birinde tasvip etmeseniz de sizle aynı inanca mensup insanlar var, diğerinde doğrudan size küfreden, sizi tamamen dışlayan, değerlerinize söven insanlar var, hatta sizi yok etmek istediğini söyleyen insanlar. Başka seçeneğiniz kalmasa ve iki grup arasında tercih yapmak kaçınılmaz bir zorunluluk olsa sizin için, hangisini seçerdiniz? Tasvip etmediğiniz grubun yanında hayatta kalacaksınız, diğer grup sizi öldürecek; bu kadar basit düşünün. Dolayısıyla, yanınızda duran, durabilecek insanların değerlerini tümden aşağılayıp hiç suçları olmadığı halde onları rencide ederek yalnız kalırsınız sadece. Bu ülkenin AKP'den önce kutuplaşmasında bu dil çok büyük rol oynadı zaten. Laiklik dediğimiz şey ateizm değil. Sekülerizm ve laisizm farklı kavramlar. RTE'nin sözlerinin aksine bir insan hem laik hem Müslüman olabilir. Radikaller yüzünden laik Müslümanları yanınızdan uzaklaştırmak, akılla, izanla açıklanabilecek bir tavır değildir.

Yaşanan olayın sıcaklığıyla yükselen adrenalin sonrası fevri refleks göstermek anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durumdur ama sonrasında serinkanlılıktan ve akıldan uzak tavır geliştirmek de, o eleştirilen "Ortadoğulu" tutumudur.


Haber link: http://www.birgun.net/haber-detay/gericiler-firuzaga-da-sopalarla-kafe-basti-116615.html



29 Mayıs 2016 Pazar

Başarısı tartışılan hareket: GEZİ

Gezi Olayları, Gezi Hareketi, Gezi Direnişi veya Gezi Eylemleri... Herkesin, algıladığı şekilde tanımladığı ve Türkiye siyasi tarihinde önemli kırılma noktalarından biri olarak yerini alan Gezi Hareketi, üçüncü yaşının "kutlandığı" şu günlerde "başarısıyla" da tartışılıyor. Karşıtlarının, "kesinlikle başarısız" bulduğunu (veya bilinçli olarak bu şekilde nitelediğini) bildiğim(iz) hareketin, katılımcıları açısından bugün nasıl değerlendirildiğiyle ilgiliyim tabii ki. Gezi'ye katılmış, destek vermiş, doğrudan veya dolaylı olarak içinde yer almış kitle, üçüncü yılın tamamlandığı şu günlerde harekete dair farklı yorumlarda bulunuyor.

An itibariyle Twitter'da başlattığım bir ankette, hareketin "başarısını" sorup şu üç seçeneğe yer verdim: a) Başarılı olmuştur b) Başarısız olmuştur c) Kararsızım. Elbette katılımcıların eğilimlerinin belli olmadığı ve sosyal medyada çok kolaylıkla maniple edilebilen tek soruluk bir anketle sosyolojik bir analiz yapılamaz, sağlıklı bir sonuç elde edilemez. Ama az çok da olsa fikir verebileceğini düşünüyorum. Henüz yarım saat önce yayınladığım anketin şu anki durumuna göre katılımcıların (56 kişi) %50'si başarılı bulduklarını belirtirken, %29'u başarısız bulduğunu ifade etmiş, %21'i ise kararsız olduklarını beyan etmiştir. Anket birkaç saat daha devam edecek. Yazının sonunda, anketin son durumunu da paylaşacağım.

Gezi'yi başarılı bulanlarla da başarısız bulanlarla da konuşup çeşitli sorular sorduğumda, çoğunlukla üçüncü veya dördüncü soru sonunda niçin başarılı veya başarısız bulduklarına dair çok somut yanıtları olmadığını görüyorum. Argümanlar tıkanıyor bir noktadan sonra. Başarılı bulduğunu söyleyenlerin son raddede ortaya koyduğu en somut savunu, "Parkı yıktırmadık, kışlayı yaptırmadık" olurken, başarısız bulanlar "AKP iktidarı hâlâ devam ediyor. Bir şeyi değiştiremedik" diyor üç aşağı beş yukarı.

Eğer eylemlerin başlangıç noktasının parkı yıktırmamak olduğu düşünülürse, evet, Gezi başarılı olmuştur. Ancak ülkenin birçok yerine yayılan, sekiz canın yitirildiği, onlarca kişinin yaralandığı, hareketin ruhunu anlatan en önemli sloganlarından birinin "Mesele ağaç değil, sen hâlâ anlamadın mı?" olduğu toplumsal bir hareketi salt Taksim merkezli bir park konusuna indirgemek, Gezi'ye son derece sığ bir yaklaşım olur. Hatta, başarı savunusunu "Kışlayı yaptırmadık işte" noktasına indirgeyenler, kesinlikle başarısız bir sonuç fikri bile uyandırıyor bende.

Eğer Gezi eylemleri, öncesinde planlı programlı bir şekilde AKP'yi iktidardan indirmek amacıyla düzenlenseydi, yani milyonlarca insan "Hadi, şu gün sokağa çıkıyoruz ve iktidar yıkılana kadar direniyoruz" diye anlaşıp başlasaydı eylemlere, iktidarı devirememiş olmaktan ötürü kesin bir başarısızlıktan söz etmek mümkün olacaktı. Oysa bu amaçla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir şekilde, gerçekten de salt parktaki birkaç ağacı ve parkın kendisini korumak için başlamış, daha sonra polisin orantısız şiddeti nedeniyle giderek büyümüş, yıllar içinde biriken öfkenin neden olduğu toplumsal patlamayla da çok kısa süre içinde bambaşka bir şeye evrilmiş bir süreçtir Gezi. Evet, belki toplumsal bir harekete dönüştükten sonra hükumetin düşürülmesini amaçlayan, temenni eden, bir umut o beklentiye girenler olmuştur ama salt bundan ötürü de "Gezi kesinlikle başarısız oldu" demek, başarısızlık fikrini salt bu argümana yaslamak da çok doğru bir bakış olarak görünmüyor bana.

Gezi hareketini, yine bu blogda daha önce yazdığım "Ulusalcılar ve ulusalcılık sorunu" başlıklı yazımda tanımlamıştım. İlgili bölümü aktarıyorum ("Devlete değil hükumete karşı olmak" ara başlığından);

Gezi, hiç kimsenin, hiçbir partinin, hiçbir ideolojinin hareketi değildi. Tıpkı bir aşure gibi, içinden hangisini çıkarsan eksik kalacak, hepsinin bir araya gelişiyle lezzet kazanmış bir hareketti. İçinde devrimciler, hatta illegal sol gruplar olmasaydı da Gezi olmazdı, Kürtler olmasaydı da Gezi olmazdı, ulusalcılar olmasaydı da Gezi olmazdı. Ama ulusalcılardaki bakış ne? "Gezi'de sol gruplar olmasaydı keşke, PKK'lılar Gezi'ye zarar verdi" vs... İstedikleri, tipik ulusalcı kafasıyla; herkesin "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye bağırdığı, herkesin elinde Türk bayrağının olduğu, kimsenin polise taş atmadığı, hep böyle komikli yazılarla sadece sloganların olduğu bir şey olmalıydı. Eğer orada Kürtler, devrimciler, sosyalistler, sol örgütler olmasaydı, polis hepinizi tam da Muammer Güler'in söylediği gibi kulaklarınızdan tutar, geçmişinizi siker atardı parktan. Hayatınızda sokak eylemine mi katıldınız? Barikat kurmayı mı biliyorsunuz? Polise nasıl direnilebileceğine dair en ufak bir deneyiminiz mi var? Aranıza karışan sivil polisleri ayırt etmeyi mi biliyorsunuz? Hani kabaca, hangi götünüze güvenip polisin karşısında duracaktınız da park savunacaktınız o devrimci yapılar ve polisi püskürten örgütler olmasaydı? Polis, ayağını yere hafif hızda vurup "La sktrin!" diye bağırsa, arkasına bakmadan kaçacak modellersiniz çoğunuz. Bırak polise karşılık vermeyi, önünde kol kola girip direnebilecek bir kitle dahi değilsiniz. Gezi direnişi o kadar uzun sürdüyse, polise o kadar direnilebildiyse, tamamen devrimci yapıların ve sol örgütlerin sayesindedir bu. Tabii salt onlar olsaydı da ulusalcılar olmasaydı, yine Gezi direnişi olmazdı. Her zamanki gibi polisle çatışan "teröristler" olurdu, televizyondan izleyen ulusalcılar da polisi alkışlardı zaten. O apolitikler olmasaydı o komik yazılar, sloganlar olmazdı örneğin. Bu yüzden, içinden herhangi bir öğe çıkarılsa Gezi olmazdı. 


Tamamen bağımsız, hatta lidersiz bir hareketten söz ediyoruz. Elbette daha sonra Taksim Platformu gibi yapılar oluşmuş, kitlenin sözcülüğünü yapmış, talepleri iletmiştir iktidar mensuplarına ama bu, Gezi'nin lidersiz bir hareket olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sonrasında çeşitli gruplar bu hareketi daha organize ve siyasi bir tavra dönüştürmeyi de amaçlamıştır. Akla ilk gelen örnek Haziran Hareketi, bunlardan biridir. Ancak Haziran Hareketi de beklediğini bulamadı açıkçası. O apolitik gençler, birden bire politize olmadı ve sonrasında herhangi bir siyasi hareketin içinde yer almadı. İşte bundan sonraki süreç önemli Gezi'yi değerlendirebilmek için.

Ben bugün üzerinden üç yıl geçen Gezi hareketini bir sonuç olarak değil, tarihsel bir süreç olarak görüyorum. "Yani evet, eylem yapıldı ama hükumet devrilmedi, üzerinden de üç yıl geçti, bir şey elde edilemedi" demek, toplumların tarihsel süreçlerini es geçerek kısa vadede tek bir olaya çok dar bir pencereden bakmakla eş değerdir. Hareketi değerlendirirken, bütünüyle homojen bir kitleden bahsetmediğimizi, bileşenlerinin farklı uçlardaki birey ve gruplardan da oluştuğunu, eğilimlerin ve beklentilerin birbirinden çok çok farklı olduğunu gözardı edemeyiz, etmemeliyiz. Dolayısıyla Gezi'yi, toplumsal dönüşüme kattıklarıyla değerlendirmek gerekir her şeyden önce; parkı korumuş olmak veya hükumeti devirememekle değil. 

Sözünü ettiğimiz toplumsal dönüşümü incelerken, Gezi'ye katılanların Gezi öncesi ve bugünkü durumunu karşılaştırmak gerekiyor belki bir parça. Sol ideoloji mensupları (sosyal demokratlar buraya dahil değil, onları ulusalcılar kategorisinde topluyorum) için değişen bir şey yok, onlar zaten siyasal olarak Gezi öncesinde de aynı noktadaydılar. Ülkücüler zaten kısa bir süre sonra çekildi, çekilmeyip de orada kalan seküler olanları açısından da yine bir şey değişmedi. Gezi öncesiyle bugünleri arasında hiç fark yok. Aslında apolitik dediğimiz gençleri de ulusalcı kategorisinde toplayabiliriz, zira ortalama yurttaş olarak sahip oldukları değerler ve refleksleri (Devleti kutsama, bayrağa tapma, Atatürk sevgisi, Kemalist olma, devletin terörist dediğine terörist deme vs vs vs), tipik bir ulusalcı profiline uyuyor. Bütünüyle bu ulusalcı/Kemalist kitlenin Gezi'den ne anladığı, ne aldığı, hayatında neyin ne kadar değiştiği meselesi önemli Gezi'nin "başarısından" söz edebilmek için.

Gezi, hiçbir şey öğretmediyse bile örgütlü olmanın önemini ve gücünü öğretebilmiştir, hayatında belki de tek bir olaya duyarlılık göstermeyen veya gösterse bile ne yapacağını bilmeyen, yaptığı herhangi bir şeyin herhangi bir değişikliğe yol açmayacağına inanan kitleye. "Abi, tek başıma neyi değiştirebilirim ben yaa" tavrındaki birçok genç, hep birlikte örgütlenerek bir şeyler elde edebileceğini ve çok şeyi değiştirebileceğini gördü. Bu vesileyle de müthiş bir özgüven kazandı. Her şey ama her şey bir kenara, sadece bu kadarı bile, Gezi'nin bu ülkenin politik ilerleyişinde önemli bir kazanım ve dönüm noktasıdır. Bunu hiç es geçmemek gerek.

Gezi'den çok önemli dersler ve sonuçlar çıkarmış, hayata, topluma, devlete, bireye bakışı tamamen değişmiş apolitikler, ulusalcılar, Kemalistler tanıdım. Penguen medyasının ne olduğunu görüp, "Bize Güneydoğu'yu, Kürtleri senelerce bu medya mı anlattı?" diyen, şimdiye kadarki tüm ezberlerini sorgulayan, hatta o ezberleri yıkıp yerine yeni doğrular koyan insanlar tanıdım. Sözünü ettiğim toplumsal dönüşüm tam böyle bir şeydi ve belki de Gezi dışında böyle bir dönüşümün yaşanma şansı yoktu. Pek çok insan için ciddi bir aydınlanma hareketi olmuştur Gezi. Bizlerin senelerce yazarak, anlatarak gösteremediğimiz çok şeyi sadece birkaç ay içinde göstermiş, bizlerin yapamadığı o dönüşümü gerçekleştirebilmiştir. Hiç böyle bir dönüşüm olmadan, o tipik "Beyaz Türk" kafasındaki ulusalcılar bir şekilde hükumeti devirerek iktidara gelmiş olsaydı, sırf iktidar devrildiği için Gezi'nin başarılı olduğunu söylemek mümkün olabilir miydi örneğin? Başarının ölçütü bu mudur?

Bununla beraber, ne yazık ki Gezi'den hiçbir ders almayan, hiçbir sonuç çıkarmayan, hiçbir dönüşüm yaşamayan kitlenin çoğunlukta olduğunu da görüyorum. Üstelik bu gruba salt ulusalcıları değil, devrimci sosyalistleri de dahil ediyorum. Ödenen onca bedelden, yitirilen canlardan, maruz kalınan işkenceden vs geriye kalan sonucun bu olması, ciddi anlamda can sıkıyor. Gezi'ye katıldığı halde; bugün hâlâ devlet ağzıyla konuşanları, Gazi Mahallesi, Okmeydanı, Armutlu gibi yerlerde yaşayanlara "terörist" diyenleri, Kürtlerden bahsederken "Mezopotamya eşekleri" gibisinden aşağılık bir dil kullanıp haysiyetsiz bir ırkçılığı sürdürenleri, devletin ve polisin gerçek yüzünü gördüğü halde hâlâ polisten yana saf tutabilenleri, kısacası Gezi'den önceki hâliyle bugünkü hâli arasında zerre fark bulunmayanları gördükçe, "Keşke Gezi hiç yaşanmasaydı da onca insan öldüğüyle kalmasaydı" demekten de kendimi alamıyorum. Bu kitleye bakınca, Gezi'nin başarısından veya başarısızlığından ziyade, yaşanmış olması bile anlamsız geliyor bana. Aynı şekilde sosyalistlerin; 40 yıl önce abilerimiz, ablalarımız tarafından atılan sloganların hâlâ aynısıyla bu kitleye ulaşma çabası, daha da kötüsü "Bunlardan bir şey olmaz" deyip küçümseyerek ulaşmaya çalışmaması, hatta gerek bile duymaması, sosyalizmi o Sovyet Rusya'nın (tıpkı Kemalizm gibi) bel kemiğini oluşturan militarist anlayışı içine hapse etmesi ve devrimciliği bundan ibaret sanması, Gezi'de buluştuğu o ulusalcı kitleyi de ille bu anlayış içine çekmeye çalışması, diğer tüm seçeneklere kapalı olması gibi nedenler de, sosyalistlerin de aslında Gezi'den pek de bir şey anlamadığını gösteriyor. 

Bir üst paragrafta anlattığım tabloya bakıldığında, herhangi bir şeyin başarısından söz etmek şöyle dursun, mübalağa anlatımla boşu boşuna yaşanan bir kaos nedeniyle ağır bedeller ödendiği bile söylenebilir; bedelle kıyaslandığı takdirde elbette. Tabii ki bu kadar vahim ve değersizleştirilebilecek bir şeyden bahsetmiyoruz. Sadece, yaşananlara ve ödenen bedellere bakıp elde edilen sonucu düşününce, ortaya çıkan orantısızlığa işaret etmeye çalışıyorum.

Üç yılın sonunda bugün Gezi'nin bileşenleri -mensuplarının bir kısmı diyeyim- "Şunlar olmasaydı, şunlar katılmasaydı, şunlar yapılmasaydı" deyip birbirini suçlamak yerine birbiriyle doğru iletişim kurarak ortak akılda buluşmayı denese, Gezi hareketi asıl o zaman "başarıya" doğru ilerleyen bir hareket olacak. Aksi durumda, "toplumsal patlama nedeniyle yaşanan romantik süreç" şeklinde tanımlanabilecek güdük bir hareketten daha ileri gidemez.

Başta da belirttiğim gibi, Gezi aslında bir sonuç veya zamana bağlı bir hareket değil, bir süreçtir. Bu bakımdan özellikle sosyalistlerin, Gezi'den sosyalist bir hareket çıkmayışına veya en ufak bir ilerleme göstermeyen ulusalcılara bakıp Gezi'yi başarısız bulduklarını söylemeleri, hem devrimciliği hiç anlamadıklarını gösterir hem de diyalektiği hiç bilmediklerini. Toplumsal bir hareket yaşanır, kimisinde şok etkisi yapar ve hızlı bir dönüşüme neden olur, kimisi uzun vadede yavaş yavaş idrak eder, kimisi de en ufak bir ilerleme göstermez. Ancak nedenleri, sonuçları, artı ve eksi yanları konuşulmaya devam eder -ki üzerinden üç yıl geçmişken tıpkı şu an konuştuğumuz gibi- ve zaman içinde etkileri sürer. Devrimden bahsederken örneğin, bunun uzun soluklu bir yürüyüş olduğunu, dönemlik yenilgilerin ebedi bir mağlubiyet anlamına gelmediğini, hareketin tekrar toparlanıp güçlenerek yeni bir hamle yapacağını söyleriz, Gezi de biraz böyle bir süreç olarak ele alınmalı. Yani Gezi'yi o birkaç aylık süreden ibaret görüp salt o birkaç aya bakarak başarı/başarısızlık konuşmak, aslında Gezi'yi hâlâ idrak edemediğimiz anlamına gelir. 

Gezi, konuşulmaya devam edilecek bir süreç. Hâlâ alınacak dersler var, sorgulanacak ezberler var ve bu, Gezi'ye katılan tüm grup ve kişiler için geçerli. Yapılması gereken de zaten "Başarılıydı - başarısızdı" gibi kısır ve sığ bir tartışma yerine, onu tarihsel süreç içinde değerlendirip hem zamanımıza hem de geleceğe yönelik notlar çıkarmak.

Gezi, belirli bir grubun önceden belirlenmiş bir amaç uğruna yola çıkarak planlı programlı bir şekilde iktidar hedeflediği bir hareket olmadığından, başarısından veya başarısızlığından söz edilemez. Gezi'yi doğru anlayabilmek için, her şeyi birbiriyle kıyaslatan bu kapitalist manyaklıktan vazgeçmek gerek önce. 


Yayınlandıktan 5 saat sonra anketin durumu;

Oy veren: 226 kişi
Başarılı oldu: %42
Başarısız oldu: %34
Kararsızım: %24


4 Mayıs 2016 Çarşamba

Türkiye halkının parçalanmış omurgası


Türk Dil Kurumu, "Sırt boyunca uzanarak vücuda destek sağlayan, kemikten, kıkırdaktan veya her ikisinden oluşan, içinde omuriliği barındıran kemik yapı." şeklinde tanımlamış omurgayı. Daha doğrusu tanımlardan biri bu.

Canlılar aleminin üç ana sınıfından biri olan ökrayot (hücresinde çekirdek bulunan) canlıların dört grubundan biri hayvanlardır. Hayvanlar da omurgalılar ve omurgasızlar olmak üzere ikiye ayrılır. Yani üyesi olduğumuz hayvanlar grubunun temel belirleyici unsurudur omurga.

Biyoloji biliminde bu kadar belirleyici rolü bulunan omurga, aslında sosyoloji ve psikoloji biliminde de belirleyici unsurdur. Tabii bu belirleyicilik, biyolojide olduğu gibi yazılmış ve kabul edilmiş kurallar biçiminde değildir. Daha ziyade toplumsal ve bireysel ilişkilerimizi belirlerken, bir kişiyi ve/ya topluluğu bilimsel olmayan yöntemlerle değerlendirirken, deyimsel olarak başvururuz omurganın varlığına ve/ya yokluğuna.

İnsan, biyolojik olarak "omurgalılar" grubundadır. Ancak biyolojide omurgalı kabul edilen insanın, toplumsal yaşam içindeki durumu, tutumu, tavrı, "duruşu", nefis bir oksimoron örneği gösterebilir. Örneğin herhangi bir konu hakkında ilkesel bir duruşu olmayan, özneye göre tavrı da değişiklik gösteren, savunduğu değerlerin aksi yönde hareket eden insanlar için "omurgasız" yakıştırmasını yaparız. Yine biyoloji bilimine göre; süngerlerin, sölenterlerin, solucanların, yumuşakçaların, eklembacaklıların (ki örümcekler, çıyanlar, böcekler bu gruba girer), derisidikenlilerin oluşturduğu sınıfın içinde konumlandırırız "omurgasız" dediğimiz kişi ve/ya topluluğu.

İlkesel bir tavra sahip olamama, çifte standart, dik duruş gösterememe vs, Türkiye'de yaşayan tüm halkların, tüm inanç ve ideoloji mensuplarının en temel sorunlarından biri bana göre. Özellikle siyaseten kullandığımız "kendi hırsınızı koruma" eğilimi, ne yazık ki tüm etnik gruplarda, tüm ideoloji mensuplarında, tüm fraksiyon üyelerinde, en az eleştirdikleri kitleler kadar gösteriyor kendini. Bunun örneklerinden birini hafta sonu ziyaret ettiğim bir evde, diğerini de bu gece Ekşi Sözlük'te gördüm son olarak.

İlk örnekten başlayayım anlatmaya. Sosyal demokrat bir arkadaşın evinde, simaen tanıdığım, hakkında gıyaben fikir sahibi olduğum misafiriyle tanıştık. Sıkı bir CHP'li olduğunu iyi biliyorum. Yeni de tanışmış olsanız, sohbet konusu bir yerden sonra döner dolaşır siyasete gelir illa ki bizim toplumda. CHP'li bazı belediyelerde dönen çeşitli yolsuzluk, rüşvet vb iddialar üzerine konuşmaya başladık. Gayet yakından tanıdığım bir belediye başkanının, seçildikten sonra nasıl birden zengin olduğunu, etrafındaki bir kaç kişiyi çay parası ödeyemeyecek durumdan alıp son model arabalarla gezecek konuma nasıl getirdiğini anlattım. Konuştuğum kişi de tüm bunları en az benim kadar iyi biliyor olmasına rağmen öyle bir ölümüne savunuyordu ki olan biten her şeyi, her an için "Götünün kılıyım!" diye bağırabileceği yönünde bir beklentiye girdim.

Bu örnekle ilk kez karşılaşmadım. "Hırsıza oy veriyorlar, makarna ve kömür için hırsıza sahip çıkıyorlar" diyen CHP'lilerin, kendi ilçelerindeki CHP'li belediyelerde dönen yolsuzluk, hırsızlık, usulsüzlük gibi pislikleri tıpa tıp o eleştirdikleri AKP'liler gibi savunuşlarına çok defa denk geldim. Şunu net olarak söyleyebilirim ki; bu toplumun hırsızlıkla ilgili bir sorunu yok. Sorun, hırsızın kim olduğunda. AKP'liye göre AKP'linin hırsızlık yapmasında, CHP'liye göre CHP'linin hırsızlık yapmasında, sosyaliste göre sosyalistin, liberale göre liberalin, Türk'e göre Türk'ün, Kürt'e göre Kürt'ün, Alevi'ye göre Alevi'nin vs vs vs hırsızlık yapmasında herhangi bir sorun yok. Burada da hırsızlığı dar anlamıyla, sadece "başkasının malını çalmak" olarak algılamamak gerek. Hırsızlığın yerine herhangi bir sıfatı, herhangi bir fiili koymak mümkün. İlkenin bitip, omurgasızlığın başladığı noktadır işte burası.

İkinci örneğin ise Ekşi Sözlük'ten olduğunu söylemiştim. Bu konuya dair yazacaklarım aslında konunun özeline dair değil, o konu üzerinden genel tavra dair olacak.

Sözlük'ün son dönemde popüler olmuş yazarlarından fridanin parcalanmis omurgasi rumuzlu yazarın, internetten aşırdığı yazıları kendi yazıları gibi sözlükte paylaştığı, daha açık anlatımıyla düpedüz hırsızlık yaptığı çıktı ortaya. Çeşitli bilim sitelerinden yazının bütününü veya bir kısmını olduğu gibi alıp, alıntı olduğunu da belirtmeyip, kaynak da göstermeyip yazmasının yanı sıra, siyasi konularda da farklı sözlüklerden, makalelerden paragraf paragraf yazıları yine olduğu gibi sözlüğe aktarıp, bunları kendi fikirleri, kendi düşünceleriymiş gibi sunmuş kamuoyuna. Bu yazar, görünüşte solcu, ateist, sıkı bir AKP karşıtı, feminist bir kadın olarak bilinirdi sözlükte. Dün itibariyle yaptığı hırsızlık ifşa olmuş ve epey tartışma dönmüş. Gün içinde olanları hiç takip etmedim, gece yarısını geçen bir saatte arkadaşın bilgilendirmesi sonucu göz attım konuya. Ortada alenen bir hırsızlık ve bu hırsızlığını örtbas edebilmek için yine alenen yalan söyleyen biri var. İşin açıkçası ben hırsızın kendisiyle ilgilenmiyorum. Asıl sorun, hem de tehlikeli olan sorun, bu yazarın hırsızlığının, onunla aynı görüşte olup AKP'lileri "Hırsıza oy veriyorlar, hırsızı savunuyorlar" diye eleştiren yazarlar tarafından savunulması. Evrim teorisine inanan, seküler hayat tarzına sahip, kendini solcu olarak tanımlayan yazarlar, sırf kendilerinden olduğu için bir hırsızı "Ne olmuş yani çaldıysa?" diyerek savunuyor sözlük'te. Tabii haksızlık olmasın, yine aynı görüş ve siyasi düşünce mensubu kalabalık bir kitle de hırsızlığı savunanları eleştirmiş, "Bizim, o eleştirdiklerimizden ne farkımız kalır?" diyerek.

Burada uzun uzun, bu hırsızlığın neden savunulamayacağını, yaptığı şeyin insanları aldatarak çıkar elde etmek olduğunu, bunun çok ciddi bir ahlaki sorun oluşturduğunu anlatmaya gerek duymuyorum. İşin o kısmı sözlük'te yazılmalı, onu da tercih etmiyorum zaten.

Sözlük'te buna benzer örnekleri geçmişte de çokça gördüm. Örneğin alenen ahlaksızlık yapan bir yazarın sırf Kürt hareketinin içinde olduğu için Kürtler tarafından nasıl korunduğunu ve/ya sessiz kalındığını da gördüm, sırf sosyalist olduğu için yaptıklarına sosyalistlerce göz yumulan kişiler de gördüm. Bunu her siyasi görüş, her inanç, her topluluk için tereddüt etmeden söyleyebilirim. Sadece Ekşi Sözlğk'te de değil; başta Twitter olmak üzere sosyal medyanın hemen tüm mecralarından bizzat günlük hayatıma kadar geniş bir yelpazede çokça tanık oldum bu duruma.

Ülkenin en az yarısını "hırsızı korumakla" eleştirenlerin, o eleştirdikleri yapıdan zerre farkı yoksa, o ülke bitmiş demektir ve o ülkeden bir halt olmasının olanağı yoktur. Eğer bir ülkede devrimci sosyalist geçinenler buram buram popülizm peşinde koşuyor ve popülizm uğruna çalıp çırpıyorsa, eğer Müslüman geçinenler hırsızlığı bir sorun olarak görmüyor ve bunu destekliyorsa, eğer tüm topluluklar karşı tarafta eleştirdiği her şeyi aynen kendisi yapıyorsa, yine tüm topluluklar kendi mensuplarının ahlaksızlıklarına ses çıkarmıyor, bilakis arka çıkıyorsa, o ülkenin kurtulma şansı olmadığı gibi batması da müstahaktır. 

Karakter ve kişilik sahibi insanın bir duruşu, ilkesel bir tavrı olur. "Bu benim adamım" diyerek, yapılan bir yanlışa arka çıkmak veya sessiz kalmak, tam anlamıyla omurgasızlıktır. Ne yazık ki bu omurgasızlık, Türkiye'deki tüm halklara, tüm gruplara mide bulandırıcı bir şekilde sirayet etmiş durumda. Biyoloji bilimine göre içinde böceklerin, solucanların, örümceklerin de bulunduğu omurgasızlar aleminin toplumsal karşılığı haline gelmiş bir ülkeye AKP gibi bir parti ve Erdoğan gibi bir lider lüks bile!


24 Nisan 2016 Pazar

Ermeni Soykırımı yok mu?

Dün 23 Nisan nedeniyle neşe dolup bugün 24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı yıldönümü sebebiyle yas tutan insanlardır bu memleketin halet-i ruhiyesi. Yirmi dört saatlik zaman diliminde, iki uçtaki duygu durumu arasında salınır bu toprakların insanları...

Yıllardır bitmeyen tartışmadır Ermeni Soykırımı. Ulus devletin bizlere ezberlettiği o inkârcı politikalar ve onun kalıplaşmış sözleriyle, histeri nöbetine girmişcesine reddederiz Türk ulusunun herhangi bir topluma katliam yaptığını. Oysa tüm bilgimiz, ilkokulun hayat bilgisi dersinden başlayıp ortaokul ve lise hayatımız boyunca öğretmenlerimizden duyduğumuz "Yoktur" sözünden ibaret. Bırakın arşivlerin açılmasını, ne resmi ne de gayrıresmi tarihi okumuş insanların, Ermeni Soykırımı dendiğinde düğmesine basılmış zombiler gibi çıldırıp krize girmeleri, ulus devletin oluşturduğu insan profilinin en tipik örneklerindendir oysa.

Ermenilere dair ilk bilgimi ne okul müfredatından öğrendim ne de gayrıresmi tarih kitaplarından. Aslında çok acı bir öğrenme süreci olduğunu, yaşandıktan çok yıllar sonra idrak edebileceğim şekilde öğrenmiştim Ermenileri.

1979 yılı, İstanbul'un Kurtuluş semti. Sokağımızın köşesindeki bakkalın oğlu Çetin, benden iki-üç yaş büyük ama yine de arkadaşız. Sokakta diğer çocuklarla oyun oynadığımız  bir gün, yorulup oturduğumuz kaldırım üzerinde yalnız kalınca, büyük bir sır verdi Çetin bana. Sağına soluna baktı önce, kimsenin olmadığına emin olduktan sonra, fısıldayarak;

- Biz aslında Ermeni'yiz. Benim gerçek adım (...). (Hatırlamıyorum ismini)

Henüz üç yaşındaki bir çocuk için ne ifade ederse Ermeni, o kadar anlamlı geldi bana da.

- Yaa? diyebildim sadece. Önemli bir sır verdiğini ayrımsayabiliyordum ama ne olduğunu anlamamıştım. Bir şey söylemem gerekiyordu, söyledim.

- Ama kimseye söyleme bak.

+ Söylemem.

Aradan geçen otuz yedi seneye rağmen hiç değişmeyen hayatımın en büyük sırdaşı anneme anlattım eve gidince.

- Bunu başka kimseye söyledin mi?

+ Hayır. 

- Sakın, ama sakın hiç kimseye de söyleme. Tamam mı benim güzel oğlum?

+ Tamam anne.


Akıllı ve söz dinleyen bir çocuktum. Bu büyük sırrı tam 37 yıl boyunca, az öncesine kadar koruyup sakladım. Annem hemen Çetin'in annesine gitti. Olanları yıllar sonra, yine annemle yalnız kaldığımızda konuştuk. Çetin'in annesini uyarmak istemiş annem. Çünkü Çetin'in, bu sırrı başka bir yerde başka birine daha verme olasılığı vardı. Kadın, Ermeni olduklarını öğrendiğimiz için epey paniklemiş. Bir yandan annemin uyarmak istemesi iyi niyet gibi görünse de, diğer yandan ne yapabileceğimizin belli olmayacağını bilecek kadar deneyim sahibiler. Yalvarmış anneme kadın, bunu başkasına söylememesi için. Annem de bunun üzerine durumu eşitleyip kadını rahatlatmak için bizim de Alevi olduğumuzu söylemiş. O tarihlerde bırakın Alevi kimliğinin söylenmesini, o can korkusuyla her Ramazan'da sahura kalkıp ışıkları yakarak, tencereleri, tabakları birbirine vurarak evde sahur yapıldığı izlenimi vermeye çalışırmış anneannem. Öyle bir can korkusu. Üstelik de bunlar yaşanırken tablo şu: Giriş katta Türk aile biz varız, üst katımız Rum, bir üstü Ermeni, bir üstü Türk, onun üstü yine Rum. Beş katlı apartmandaki dağılım bu yani. Karşı apartmanın çoğunluğu gayrimüslim. Ancak sokaktaki Türk nüfus da az değil. Çetin'in annesi rahatlamış Alevi olduğumuzu öğrenince. Sarılmışlar birbirlerine ve eve dönmüş annem.

Onların Ermeni olduğu öğrenilseydi ne olurdu? Hemen o gün dükkanları yakılır, evleri taşlanır mıydı? Elbette hayır. Bu sorunun yanıtı, annemin uyarı amaçlı gidişinin bile Çetin'in annesini neden rahatlatamadığında gizli. Belki hemen o gün fiziki bir zarar görmeyebilirlerdi ama görünmeyen kırmızı çarpı işaretleriyle fişleneceklerini biliyorlardı. Biliyorlardı ki, ilk kıvılcımda önce yıllarca komşuluk ettikleri insanlar linç edecekti kendilerini. Hiç acımadan, merhamet etmeden, vicdansızca linç edebileceklerdi. Çünkü biliyorlardı ki bu toprakların din ve milliyetçilikle yoğrulmuş insanları; 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu sonrasında, gerek on yıllarca komşuluk yaptıkları, gerek yanlarında çalıştıkları insanların mallarına, mülklerine, hatta ırzlarına leş yiyen akbabalar gibi konabilmiş, mide bulandıran bir utanmazlıkla her şeylerini yağmalamış, zerre merhamet göstermeden ölüme yollayabilmiş ve ölümlerine sevinebilmişti.

Çok değil, o tarihten 24 sene önce, 1955 yılında yaşananlar da pek çoklarında olduğu gibi Çetin'in ailesinin de hafızasında tazeydi belki. Tarihe 6-7 Eylül Olayları olarak geçen o kara iki gün boyunca İstanbul ve İzmir'de yaşananlar, milliyetçi muhafazakâr Türk halkının ve hatta Kürt halkının da gözü dönünce gayrimüslimlere neler yapabileceğini açıkça gösteriyordu. Yağmalanan, talan edilen dükkanlar, ateşe verilen binalar, yine akbabalar gibi düşmüşün üzerine atlayıp parçalamalar, bu ülke azınlıklarının hep hafızasındaydı. 

Bu barbarlık, Anadolu'dan Trakya'ya kadar yayılan, vicdansız, merhametsiz, insanlıktan çıkmış bir güruhun genel anlayışıydı. 21 Haziran - 4 Temmuz 1934 tarihleri arasında Trakya'da Yahudilere karşı yapılan zulüm, Trakya Olayları adıyla yer alır kayıtlarda. Bu olaydan altı sene sonra, 12 Aralık 1940'da, Yahudileri taşıyan Savarona adlı bir gemi kayalara çarpar Silivri açıklarında. Silivrili balıkçılar, sandallarına atladıkları gibi giderler gemiye doğru. Yüzlerce Yahudi, gerek çarpmanın şiddetinden gerek yüzme bilmediklerinden ölür orada. O Silivrili balıkçılar, şişmiş cesetlerin üzerindeki ziynet eşyaları çıkmayınca, ölülerin ellerini, kollarını, ayaklarını, bacaklarını keserler birkaç parça altın ve mücevher için. Karaya çıkarılan ve kurtulan Yahudiler de olur, ancak rivayete göre kurtulabileceklerin bir kısmı da yine sırf ziynetleri için öldürülür Silivri balıkçılar tarafından.

Anadolu'sundan Trakya'sına tüm bu vahşetin yaşandığı bir coğrafyada korkar elbet Çetin'in annesi. Çünkü hepsi bilirler ki, bugün herhangi bir nedenle galeyana gelecek olsa bu milliyetçi muhafazakâr barbarlar, çoluk çocuk hepsini katletebilecekleri gibi, mallarına mülklerine utanmazca, edepsizce, hayasızca, midesizce hemen oracıkta konabilirler. 

Çetin'in, o büyük sırrını benle paylaştığı tarihten sadece bir yıl önce, 1978 Maraş'ında bir hafta boyunca Alevi katliamı yaşandığını Çetin'in annesi de benim annem de biliyordu. Onca korkunun sebebi olan, 1915'in arşivlerini açmaya gerek bile bırakmayacak bu vahşet öyküleri geçmişte kaldı da, artık yok mu böyle şeyler?

Devlet arşivlerine girmeye gerek yok. 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Alevilerin hem de sekiz saatlik canlı yayında, hepimizin gözleri önünde yakıldığı vahşetin görüntülerine bugün Youtube'dan bile ulaşılabilir. Ya da daha yakına gelelim, hemen herkesin zihninde taze olan görüntülere. "Terör protestosu" adı altında memleketin her yanında sokağa dökülen Türklerin, HDP binalarını ateşe verdiği, taşladığı, yolda gördüğü herhangi bir Kürt'e saldırdığı, hatta ocağa kayıtlı bir ülkücüyü bile esmer olduğundan ötürü Kürt sanıp dövdüğü, bir başkasına döve döve Atatürk büstü öptürdüğü görüntüler, gazetelerin bir yıldan önceki haberleri arasında duruyor. Kırşehir'de kitapevini yakan, Konya'da ıslıklar çalıp tekbir getiren barbarlar hâlâ konuşuluyor. Tüm bunlar, inkâra yer bırakmayacak kadar gözümüzün önünde olup biten olaylardan sadece bazıları. 10 Ekim Ankara Katliamı sonrası "#AnkaraMerkezPatlıyorHerkez" etiketi Twitter'da hâlâ çok taze.

Türk parantezinde Müslüman olsun ateist olsun, muhafazakâr olsun seküler olsun, bu halk katliam yapmaz mı yani şimdi? Peki o halde, tam "şimdi"ye bakalım bir de, yine Twitter'dan;




Bu tweet'ler, bugün, 24 Nisan 2016 itibariyle atılmış yüzlerce tweet'ten sadece bazıları. Bu halk, bu insanlar katliam yapmayacak, soykırım yapmayacak yani, öyle mi? Bugün, şu saat, şimdi biri ıslık çalıp işareti verse, Ermeni'yi, Rum'u, Kürt'ü, Alevi'yi, hiç acımadan katledebilecek milyonlarca insan yaşıyor bu ülkede. Yaşıyorlar yani, varlar, hem de şimdi, şu anda. Tüm bunları yapan, yazan, dileyen sanki kendileri değillermiş gibi de inkâr ediyorlar soykırımı. Eğer bir soykırım olsaymış, bugün bir tane Ermeni kalmazmış dünyada. Ülkede de değil yani, dünyada! Sanki çok Ermeni kalmış gibi, sanki o nüfus büyük oranda yok olup gitmemiş, sanki hâlâ varlarmış gibi, utanmadan, yüzleri kızarmadan, pişkince de söylüyorlar bunu. 

Sabahın beşinde Ermenice bir şarkı dinlerken şunları yazmıştım Twitter'da;

https://twitter.com/hakiki_cassey