ANA SAYFA

Ekşi Sözlük Entry'leri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekşi Sözlük Entry'leri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2018 Pazar

Hesap Gelince Elini Yalandan Çantasına Götüren Kız



Ekşi Sözlük'te "hesap gelince elini yalandan çantasına götüren kız" başlığında yazdığım, DEBE (Dünün En Beğenilen Entry'leri) listesine giren, sonrasında sildiğim entry'lerden.







Önce, yıllar evvel yaşanmış bir anımı anlatayım, sonra diğer konuya geliriz. Pazar sabahı daha sikko bir işim yok çünkü.

İşle ilgili bir çalışma nedeniyle sosyal bir ortamda bir kadınla tanıştım. Üzerinde çalıştığımız projeden ötürü de kadınla zaman zaman bir araya geleceğiz. Telefon ve mail adresi alış verişi yapıldı. O gün ayrıldık.

Ya ertesi gündü ya ondan bir gün sonrası. Henüz kadınla ikinci kez yan yana gelmiş değiliz. Telefon çaldı, bu arıyor. Selam sabah faslından sonra;

- Ne yapıyorsun?
+ Eve doğru geçiyorum.
- Vaktin var mı?
+ Ne için?
- Ben falanca mekana geçiyorum, hem bi kahve içeriz hem de projeyle ilgili konuşuruz dedim.
+ Olabilir. Kahve fena fikir değil.
- Tamam, ben orada bekliyorum seni.

Bir iki kahve içer, sonra kalkarız diye düşünüyorum. Evde de biraz işim var hem zaten. Kafamda başka bir şey yok. Kadın için hoş denebilir ama bende ilgi uyandırmış değil, o tarzda bir niyet de yok kafamda. Onun da öyle bir gerekçeyle aradığını düşünmüyorum. Tuttum mekanın yolunu, çok geçmeden de ulaştım. Buluştuğumuz yer de öyle çay bahçesi falan değil, bistro. Çok pahalı olmamakla beraber, dandik bir yer de değil. Orta sınıf bistro diyeyim işte.

On dakika kadar havadan sudan konuştuktan sonra garson geldi. Önümüzde menü var ama zaten kendisi davet ettiği ve ederken de kahve dediği için, doğal olarak kahve siparişi vereceğim. İlk siparişi de kadın vereceğinden, ona baktım.

- Ay, ben akşam yemeği de yemedim...

Akşam yemeği mi yemedin? Çok normal, kimse yemedi henüz? Saat 18.00 ulan, 18.00, ne akşam yemeği? Büyük çoğunluk, evinde henüz yemek hazırlığına bile başlamadı. Bu neyin telaşı, neyin geç kalmışlığı?

Hatun bir yemek siparişi vermeye başladı, sadece akşam yemeğini değil, yarınki kahvaltıyı da çıkaracak aradan, öğle yemeğini de zorlama niyetinde. Ben de izliyorum kendisini. Ablam saydı döktü menüde ne varsa. Aslında normal şartlarda beni enterese eden bir durum yok. Zira davette bulunan kendisi, kahve diye anlaştığımız buluşmayı 4. Sivas Yöresel Lezzetler Şöleni'ne çeviren yine kendisi. Normal olarak hesap ellerinden öper ama neyse ki kadınlar konusunda deneyimli olduğumdan, kadının tavrı huylandırdı beni.

Böyle bir durumda, olması gereken şu: Eğer mütevazı bir buluşmada anlaşılmışsa ve fakat son anda karar değişikliği gibi bir durum ortaya çıkacaksa, ya buluşmadan önce ya da siparişten önce teklifte bulunulur. Ha, davet eden taraf zaten her durumda o sorumluluğu kendi üstlenir ama kahve diye başladığınız şey giderek piknik havasına dönüyorsa da, hayvan gibi sipariş vermeden önce karşıdaki kişiye de sorulur.

Ablamız yemek siparişini bitirdi;

- Bi de yemekten önce bi bira alayım.
+ Otuz üçlük, ellilik?
- Mmm... Yetmişlik olsun.

Oha! Yemekten önce büyük boy birayı sipariş eden abla, yemek başlayınca fıçıyı masaya getirtir. Bu işin sonu nereye gidecek diye merakla bekliyorum ben de artık. Garson bana döndü. Kadının niyeti hakkında tahminde bulunmak için bizim de kimi küçük testlerimiz var tabii ki.

- Sade bir nescafe lütfen.

Böyle yaparak, o hesaba hiçbir şekilde dahil olmak gibi bir sorumluluğum bulunmadığı mesajını verdim kadına. Yani ikiye bölmek gibi bir şansı bile yok. Kadının bundan sonraki tavrı mühim. Dikkatli bir şekilde kadını izliyorum.

- Sen bişii yemiicek misiiin?

Sorunun soruluş şekli, sesin tınısı, sorarkenki yüz ifadesi, "Yani bu hesap tek başıma benim götüme mi gireceeeekkk?" kaygısını kabak gibi belli ediyor.

- Kahve yeterli. teşekkür ederim.
+ Peki...

Hesap kilitleme kaygısı olmasa, "Olur mu canım öyle şey" deyip, bana da yemek vs söylemek üzere garsona dönmesi gerek. Bu, ev sahibi olarak niyetini belli edecek bir davranış olur en azından. Tabii Türk kadını için söylüyorum bunu. Türk kadınından kastım da, coğrafi kültür konusu, "Iyy Türk kadını" gibi tepeden bakan bir küstahlık değil. Batı ülkelerinde bizdeki gibi bir ısrar vs anlayışı yok çünkü zira. Kahve istiyorsan kahve istiyorsundur. "Aç olsa veya başka bir şey istese söylerdi zaten" düşüncesi var. Bu ayrım, bir üstünlük veya meziyet göstergesi değil, tamamen kültürel farklılıktan kaynaklı bir durum.

Ablanın birası geldi. Biz sohbet ediyoruz yine havadan sudan. Proje üzerine az biraz konuşmuştuk ki, yemek de geldi. Fizik olarak fit olmasına rağmen, yiyişli de bir ablamız maşallah. Masada ne varsa gömdü.

- İstersen menünün geri kalanını da paket yaptıralım, birkaç gün idare eder seni?

... demek geçti içimden. Ben asıl birayı kesiyorum ama. Yemek öncesi en büyük boy birayı söyleyen kadının, şimdiye o birayı çoktan bitirmiş olması ve tazeletmesi gerekirdi. Oysa bira gıdım gıdım gidiyor. Çünkü belli oldu ki, Keysi abimiz o hesaba dahil olmayacak, ablamız da aniden ekonomik sürüme geçti. Aslında böylesini sürüm sürüm süründürmek için aynı menüyü sipariş etmek gerekir ama, o zaman ciddi bir risk almak söz konusu.

Yemek bitti, bira bitti, zaman epey ilerledi. Saate baktım,

- Kalksak mı artık? Evde de yapılacak işlerim var.
+ Olur.

Burada da normalde olması gereken, hesabı onun istemesi. Ama ablam hiç oralı değil. Ben de nereli olduğuyla zerrece ilgilenmeden devam ediyorum konuşmaya. Artık alenen psikolojik bir savaş yaşanıyor aramızda. Satranç maçı gibi gayet stratejik hamleler yapıyoruz. On beş yirmi dakika geçti, biz hâlâ oturuyoruz. Sonunda nasıl olduysa istedi hesabı. Garson, sümeni tam ortaya bıraktı. Normalde de hesap isteyenin önüne bırakılır esasen. Bizimki, sandalyede asılı olan çantasına döndü, bir yandan çantayı karıştırıyor, bir yandan da yan gözle beni kesip bende herhangi bir devinim olup olmadığını kontrol ediyor. Dirseklerim masada, ellerim birleşmiş, çenemi de ellerimin üstüne koymuş, rahat bir şekilde ablayı izliyorum. Abla da hâlâ sündürüyor o cüzdan çıkarma işlemini. Sondaj çalışması var sanki, yerin yüz metre dibine daldı. O cüzdanın ağır ağır bir çıkışı, masa seviyesine bir gelişi var ki, her yıl 21 pare top atışıyla yıl dönümünü kutlasan yeridir. Her an için "Ay benim üstümde yeterli para yok, sen öder misin" gibi bir şey söylemesini bekliyorum. Böyle bir şey yapmaya kalkarsa, "Bende de sadece kahve parası var" demeye karar verdim. Cüzdanı da aheste aheste karıştırdı bir süre, kredi kartını çıkardı sonunda. Evet, ben de "Kesin bakiye yetersiz çıkacak" diye düşündüm ama herhangi bir sorun olmadı.

Yüzü bombok olmuş bir şekilde çıktık mekandan. Evlere gitmek üzere ayrıldık. Daha sonra proje için birkaç kez bir araya geldik ama bir daha hiçbir davette bulunmadı.

**********

Şimdi gelelim genel duruma...

Kadının kimliği o kadar muallak ki burada, kimden ve hangi şartlardan bahsedildiği belli değil. Kim bu kadın? İlk defa buluştuğunuz biri mi, sevgiliniz mi, iş/okul vs arkadaşınız mı, resmi bir nedenle yemeğe gittiğiniz kişi mi? Burada gıybet yaparken, aslında kendi öküzlüğünüzü ele vermişsiniz çoğunuz.

(bkz: fakirlik belirten hareketler) ve (bkz: fakirlik belirten cümleler)

Lan oğlum, 50 liralık hesap için bir dünya yazılır mı? Manyak mısınız? Ben kadın olsam, 50 lira için 50 sayfa yazı döktüren tipten uzak dururum. Parasız olduğunuzdan değil, bunu ifade ediş biçiminizden ve yaklaşımınızdan ötürü. Yoksa hepimizin parasız kaldığı, dibi görmüşlüğü vardır bir şekilde.

Kim oğlum bu kadın? Yeni tanıştığınız biri mi? Hoşlandığınız kişi mi? Bir de niyetiniz ne? Barda tanıştınız da, hemen o gece "yatağa atmak" mı maksadınız?

Benden size küçük bir öneri; eğer cebinizde paranız yoksa, hatun peşinde koşturmaktan vazgeçin. Valla bak. Yo, parasız olmak ayıp değil de, bu durumu düzeltmek ve gelir kazanmak için uğraşmak yerine eliniz sikinizde karı kız kovalıyorsanız, sizden bir halt olmayacağı aşikâr. Çok paralar da kazandım, iflas edip sigara parasını bulmakta da zorlandım. Olur, hayat bu. Param olmadığı dönemde de hatun peşinde koşmadım, herhangi bir buluşmaya gitmedim. Davet edildiğim halde üstelik. Paran yoksa otur evinde pezemenk.

Hele bazıları sevgililerinden falan bahsetmiş. Oha! İnsan sevgilisiyle paranın pulun hesabını yapar mı lan? Her seferinde hesabı size kilitleyen, hiç oralı olmayan, özünde asalak gibi yaşayan biriyle zaten hâlâ sevgiliyseniz, o sizin amsalaklığınız. Böyle bir modelle hem ilişkiye devam edip hem de arkasından burada atıp tutuyorsanız da, açıkça karaktersizsiniz. Aynı herifler, "hatunların efendi adam yerine piç tercihi" başlığında ağlıyorlar bir de üstüne utanmadan. E, bu da "erkeklerin efendi hatun yerine piç tercihi" oluyor o zaman? (Şimdi baktım, başlığı açılmış ama hiçbir şey yazılmamış). Oğlum, hem bu kadar ezik, hem iradesiz, hem amsalak, hem de üstüne karaktersizseniz, size müstehak bu modeller. İyice soyup soğana çevirsinler sizi.

İnternette tanışmış olabileceğiniz gibi barda da tanışmış olabileceğiniz bir kadınla ilk kez buluştunuz ve dışarıda bir şeyler yiyip içtikten sonra eve gidip sevişmek niyetindesiniz. Buluşma amacınız bu yani. Böyle bir durumda da hâlâ hesaptan kaçıyorsanız zaten yazık size. Yok yok, o kız tek gecelik bir ilişki yaşayacak diye "orospu" olduğundan ve bu durumda da zaten "parasını" ödemeniz gerektiğinden değil. O kadın zaten "orospu" falan değildir; tıpkı senin gibi sevişme ihtiyacı olan biridir ve senden farkı yoktur. O hesaba dahil de olabilir ayrıca; sevişecek diye escort gibi davranması gerekmiyor. Ama erkek olarak sen bu niyetle yola çıkmışsan, bi zahmet hesabı da üstlen. Öküze bak yaa, gelmiş bir de bunun için ağlıyor.

İş/okul/sosyal ortam arkadaşınsa bu kadın, hesap beraber de ödenebilir, bazen biri, bazen diğeri de ödeyebilir. Burada kadın ya da erkek olması bir şeyi değiştirmiyor. Kişinin eli hiçbir zaman cüzdanına gitmiyorsa, zaten kes at arkadaşlığını, manyak mısın sen? Asalak gibi yaşayan insanla arkadaşlık yapılır mı lan? Nasıl arkadaşlarınız, arkadaşlıklarınız var sizin?

Bir şekilde beğendiğin, hoşlandığın, ilgi duyduğun kadınsa eğer ve davet eden sensen, kadından hesap ödemesini bekleyen görgüsüzlüğüne tüküreyim senin. Lan öküz; görgü kuralı diye bir şey var. Bir kadını bir yere davet etmişsen, üstelik arkadaşlık ilişkisi falan değilse bu, yani sevgililiğe dönecek bir şeyin başındaysan, hesabı zaten sen ödersin. Kadının burada hesaba dahil olma mecburiyeti yoktur, ola ki yeltenirse bile bu hem lütuftur hem nezaket. Kibar bir şekilde reddedersin bu teklifi. Diğer buluşmalarda, daveti yapan tarafın kim olduğuna ve mekanın türüne göre değişir hesap ödeme konusu. Ha, baktın devam buluşmalarında da sürekli sen ödüyorsun, kadın lütfedip kahve dahi ısmarlamıyor, o kadından uzak dur işte. Yiyici bir tiple karşı karşıyasın muhtemelen. Ama zaten sen de cinsellik dışında bir amaç gütmüyorsan, yine hiç tatava yapma derim.

Sevgililik öncesi, genel olarak büyük yemek, şık restoran vb yerlerde kadına hesap ödetilmez. Niyetini ve tarzını anlamak açısından ufak tefek hesapları ödemesine göz yumulur. Ekonomik gücün zaten lüks yerlere gitmeye elverişli değilse -ki gayet normal, o zaman da her iki taraf için uygun bütçeli yerler seçersin, o da çalışan bir kadınsa sarsmayacak bir hesabı ödemesinde sakınca olmaz.

Tabii bu son anlattığım, bizim camianın (sosyalist) kadınları için geçerli değil. Sosyalist bir kadınla berabersen, her an her şeyi yapabileceğini bil. O hesaba dahil olabileceği gibi, doğrudan kendisi de ödeyebilir. Erkeklik egon devreye girerse, seni bile döver bak üstüne.

Bunun dışında sosyalist olmayıp da aynı şekilde kendi hesabını ödemek isteyen veya hesabı tek başına ödemek isteyen kadınlar var elbette. Bunlara da aynı şekilde o erkeklik egosunu devreye sokmasanız iyi olur. O kadınlar bir şekilde (tuvalet bahanesiyle kalkıp kasada veya siz tuvalete kalkmışken hızlıca masada) gayet de ödüyorlar hesabı.

Bence sürekli ilişki içinde bulunduğunuz kadının dedikodusunu yapıp üç kuruş için ağlamak yerine, kendinizi bir gözden geçirin. "İşine gelince feminist, ama hesaba gelince öyle değil" diyen adamların da "Normalde ataerkil ama üç kuruş para için feminist" görüntü çizmesi çok zavallıca. Bir kadının niyetini ve karakterini anlayamıyor, anladıysanız bile ilişkinizi kesemiyorsanız, bu da sizin amsalak olduğunuzu gösterir. Bunu da bir düşünün.

Gelen mesajlar üzerine ekleme: Paranız yoksa sevmeyin, demedi size kimse. Sizinki sevgi değil ki, düpedüz karı kız peşinde koşmak. Entry'de de belirttim; insanın başına her şey gelebilir ve bir anda varlıktan yokluğa düşebilirsin. Meraklısı için söyleyeyim, böyle dibe vurduğum bir dönemimde beni hiç yalnız bırakmayan, ciddi destek olan bir sevgilim de oldu. Maddi destekten bahsediyorum üstelik. Onun hakkını hiç unutmayacağım. Ama siz burada "mesele para değil" deyip, paranız olduğunu da vurguluyorsunuz. E madem paran var, daha ne fakir edebiyatı yapıyorsun lan, hıyar?

3 Ocak 2016


17 Ekim 2016 Pazartesi

Beşiktaşlı devrimci

futbolla arası olan biri değilim. desteklediğim, sempatizanı olduğum birkaç takım var: barcelona, liverpool, beşiktaş, adana demirspor. evet, tamamen siyasi nedenlerle. barça hayranlığım biraz daha ayrıdır gerçi. öyle maç izleyen biri de değilim normalde. çok çok nadiren, çok özel maçlar olursa arkadaşlarımla falan izlerim kırk yılda bir. onun dışında derbi maçlardan bile son anda haberim olur, sosyal medya sağ olsun. beşiktaş kalecisinin tolga zengin olduğunu dün öğrendim, o kadar söyleyeyim. ama takım sorduklarında, yine de “çarşılıyım” derim.


1980 öncesi dev-genç’li olan abim hasta beşiktaşlı, öyle böyle değil ama. kuzenlerimden küçük kardeş hasta fenerli, abisi hasta beşiktaşlı. abim geldi geçenlerde. haberi duyunca kuzenler de geldi. rakılar açıldı, sohbet ediyoruz. konu nasıl döndü dolaştı hatırlamıyorum, futbola geldi bir ara. beşiktaşlı olan kuzenim, düğün gününü bile beşiktaş maçı tarihine göre ayarlamıştı, öyle bir manyak. ben bu olayı anlatınca, “zaten beşiktaşlı olmak, ancak manyaklıkla açıklanabilir bir şey” dedi abim. başladı anlatmaya…

sene 1982. ligin son iki maçı. beşiktaş ve trabzonspor arasında müthiş bir şampiyonluk yarışı var. sondan ikinci maç beşiktaş-trabzon maçı. 1-0 kazanan şampiyon olacak. maç istanbul’da, inönü stadyumunda. 12 eylül darbesinin üzerinden 2 sene geçmiş, sıkıyönetim devam ediyor. akşamları sokağa çıkma yasağı var, 06.00’da bitiyor yasak. abim örgüt üyeliğinden aranıyor. mecidiyeköy civarında bir yerde saklanıyor o vakitler.

- o gün beşiktaş’ın trabzon’la maçı var. örgüt disiplinimizi hiç bozmadık. sokağa çıktığımızda, beş yüz metre ileride ne olduğunu görmek, bilmek zorundayız. düşüncesizce adım atma şansımız yok. diğer yandan da beşiktaş aşkı var. maç çok önemli. sabah beşte kalktım. kendi kendimi yiyorum. o maça gitmem lazım.

o kadar kritik bir maç ki, eğer berabere biterse son maça kalacak şampiyonluk yarışı. beşiktaş’ın son maçı eskişehir’de, eskişehirspor’la. eskişehirspor de kümede kalma mücadelesi veriyor. yenilirse küme düşecek, o yüzden maça asılması lazım. trabzon ise adanaspor ile oynayacak ama kendi sahasında oynamanın avantajını yaşayacak.

şimdi nasıl bilmiyorum ama, o yıllarda maç günü stadın önünde müthiş kuyruk olurdu. bilet almak için sabah erken saatlerde sıraya girmek gerekirdi. hatta bilet kuyruklarında karaborsacılar olur, ön sıralardan kuyruğa girmek için o karaborsacılara para verilir, onların yerine geçilirdi sıraya. abim takmış kafaya, o gün o maça gidecek. erkenden evden çıkıp stada giderek bir an önce bilet alma telaşında. evde dönüp dolaşıyor, saat oluyor 05.45. yasağın bitmesine 15 dakika var. “ulan çıkarım şimdi, ben zaten meydana gidene kadar saat altı olur, yasak biter” diyor ve daha fazla dayanamayıp çıkıyor evden. sokağı kesiyor, etraf temiz. tam mecidiyeköy meydana doğru çıkmak üzereyken polis ekibi kesiyor yolunu.

- nereye gidiyorsun?

altında siyah pantolon, üzerinde beyaz gömlek, boynunda beşiktaş atkısı var.

- abi bugün beşiktaş’ın maçı var, stada gidiyorum.
+ sokağa çıkma yasağı olduğunu bilmiyor musun?
- abi, şampiyonluk maçı. birazdan biter yasak. erkenden stada gitmem lazım.
+ alın bunu arabaya!

haydaaa… kaçsa kaçamaz. karakola giderse durum zaten sakat. yapacak da bir şey yok. çaresiz biniyor arabaya. ekip otosu gayrettepe’ye doğru ilerliyor. “şimdi sıçtık” diyor abim. oraya girerse, çıkması mümkün değil! devrim uğruna değil, düpedüz beşiktaş aşkına gidecek. neden on beş dakika daha beklemediğine küfrediyor kendi kendine. ekip otosu gayrettepe şubesi’nin önünden dönüp devam ediyor. şişli karakoluna götürüleceğini düşünüyor abim bu kez. gayrettepe’ye oranla iyi gibi ama zaten aranan biri olduğu için de ne kadar iyi olabilir ki sonuçta? bu arada henüz kendisine kimlik kontrolü yapılmadığını fark ediyor. ne yapmak istediklerini, ne yapabileceklerini düşünüyor. ekip, şişli karakolunu da geçiyor. durum iyice tuhaf, tuhaf olduğu için de korkutucu bir hâl almaya başlıyor. bir belirsizlik var ortada. düşünüyor abim, ileride bir de osmanbey karakolu var, herhalde oraya götürülüyor ama neden öyle bir şey yapıyorlar ki acaba? yol boyunca herhangi bir konuşma da olmuyor pek. bu da ayrıca ilginç. daha önce gözaltına alınmışlığı da var, işkenceden geçmişliği de. polisin ne yapacağını bilir genelde. bu seferki çok bambaşka bir şey. böyle düşüne düşüne giderken, osmanbey karakolu’nu da geçiyor otomobil. irkiliyor abim. ulan üç tane karakol var civarda götürebilecekleri. burayı da geçtiklerine göre, bu iş başka bir yere gidiyor. otomobildekileri iyice incelemeye başlıyor abim. yoksa bunlar normal polis değil mi? sakın şehir dışına götürülüyor olmasın? infaza götürüldüğü geçiyor bir an kafasından ama kimlik kontrolü yapılmamış, infaza gitmesi için şimdilik bir gerekçe yok ortada. otomobil maçka yoluna sapıyor. hoppalaaa… gözleri arabanın kapısına ilişiyor. kapıyı açıp atlayarak kaçmayı düşünüyor. çünkü bu işin sonu zaten hayır değil, en azından canını kurtarmayı deneyebilir. maçka parkı’na yöneliyor otomobil.

- düşünüyorum; bunlar normal polis olsa, beni üç karakoldan birine götürürlerdi. mit falan olsa, şehir dışında infaz ederlerdi belki ama kimlik kontrolü de yapılmadı. maçka parkı’nda ne yapacaklarını da anlamadım. kimse soru sormuyor, bir şey söylemiyor. niyetlerini anlasam, ona göre bir formül düşüneceğim. maçka parkı'nın kapısına doğru gidiyoruz biz.

gece yasak başladıktan sonra sokaklarda yakalananlar, duruma göre ya karakola götürülür ya da karakolda yer kalmadığı için spor salonları, parklar gibi geniş alanlara. maçka parkı’na da gece gözaltına alınanları toplayıp getirmişler, bir yığın insan var içeride. bu yakalananların hepsi suçlu olmayabiliyor. kimisi gidecek yeri olmayan evsiz barksızlar, kimisi yasak saatini kaçırmış sıradan yurttaş. kimlik kontrolü sonunda “temiz” oldukları görülürse, yasak bitene kadar gözaltında tutuluyor, sonra serbest bırakılıyorlar.

ekip otosunun maçka parkına ulaşması, yasaktan ötürü yollar bomboş olduğu için 10-12 dakika falan sürüyor. parkın kapısına yakın bir yerde duruyor otomobil. kimsede çıt yok, en ufak bir hareket yok. komiser önce saatine, ardından göz ucuyla parkın kapısına bakıyor. az sonra da parkın kapısı açılıyor, gözaltına alınanlar serbest bırakılıyor. yığınla insan çıkıyor parktan koşarak.

- üzerimize doğru insan seli akıyor, koşarak geliyorlar. ben de şaşkınlıkla izliyorum olan biteni.

komiser iniyor otomobilden. arka kapıyı açarak abimin kolundan tutup indiriyor aşağıya. sağına soluna bakındıktan sonra dönüyor abime;

- şimdi kaybolup gidiyorsun buradan, bir daha yasak saati dışarı çıkmıyorsun. bu maçı alamazsanız, bir dahaki sefere bacaklarını kırarım senin. koş ulan!

meğer komiser de beşiktaşlıymış. yasak bitene kadar 15 dakika dolaştırmışlar abimi. maçka parkı’na da, kalabalığın arasına karışır gider diye getirmişler.

- komiserin yüzüne baktım, belli belirsiz gülümsüyor bana. iki beşiktaşlı birbirimize göz kırptık. kalabalığın arasına karışıp uzaklaştım oradan, doğru stada…

o günkü maç 0-0 bitti. bir sonraki hafta trabzonspor kendi sahasında adanaspor’u 1-0 yendi. beşiktaş – eskişehirpor maçı ise ayrı bir efsane oldu. beşiktaş 2-1 öndeyken, sahanın karışması sonucu hakem talat tokat76. dakikada maçı tatil edecekti. (bkz: 13 haziran 1982 eskişehirspor beşiktaş maçı)

hükmen galip geldiği açıklanan beşiktaş, 15 yıl aradan sonra şampiyon olmuştu o yıl.

- beşiktaş aşkı böyle bir şey. ne devrimcisi normal tepki verebiliyor, ne polisi.

22 Temmuz 2016 Cuma

İyi olur inşallah (Aziz Nesin)

Aşağıdaki hikaye, Aziz Nesin'in "Mahmut ile Nigar" isimli kitabında yer almaktadır. Türkiye toplumunun belki de en güzel tasvirlerinden biridir. 

Hikayeyi, birkaç sene önce yine kitaptan baka baka Ekşi Sözlük için yazmıştım (kopi peyst değil alın teri). Silinen entry'ler arasındadır bu da. Sözlükten buraya aktardığım için büyük/küçük harf ayrımı olmadı tabii. Ben de üşendim hepsini düzeltmeye. Aynen olduğu gibi aktarıyorum buraya.

Sonumun Yusuf Efendi gibi olması ise kuvvetle muhtemeldir...

************************************************************************







hafta arası bigün, bakırköy akıl hastanesine bir genç adam geldi. hastane kapısında beyaz gömlekli işçilerden birine,

- yusuf efendi'yi görmek istiyorum, dedi.

+ hangi yusuf efendi?

- mıcırlı yusuf efendi. .. aşağı mıcır'dan yusuf efendi...

+ hangi serviste çalışıyor?

- çalışmıyor. hasta. aşağı mıcır köyünden yusuf efendi... iki ay öncesi köyden alıp buraya getirmişler... yaşlı bir adam...

+ ziyaret günü geleceksin. canın istediği zaman hastayla görüşülmez. ziyaret günü gel!

- baştabibi görsem...

+ baştabibin işi var.

- nöbetçi doktoru?...

+ deyha, karşıda...

hastane bahçesinde, çamın altında oturan iki beyaz gömlekli doktoru gösteriyordu.

- ben, köy öğretmeniyim. burada bizim köyden bir hasta varmış... burada olduğunu daha dün öğrendim. adı, yusuf efendi. iznim bittiğinden, bu akşam işime dönmek zorundayım. kendisini göremez miyim?

genç asistanlardan biri,

- buyrun, oturun... dedi.

tombul asistan,

- akrabanız mı? diye sordu.

+ hayır. ben o köyden değilim. orda öğretmendim. iki yıldır başka bir yerde öğretmenim. bu yusuf efendi'yi çok severim de...

sarışın asistan,

- tanıdım, dedi, kırmızı yüzlü bir adam değil mi? elli yaşlarında...

+ evet. altmış yedi yaşında ama genç görünür.

- benim servisimde... şimdi yemek zamanı. biraz bekleyin. buraya çağırtırız, görüşürsünüz. çok sakin bir hasta.

+ nedir hastalığı?...

- fikr-i sabit var. konuşmuyor.

+ hiç mi?...

- konuşuyor ama, durmadan aynı sözleri tekrarlıyor. bütün dediği: "iyi olur inşallah!..."

öğretmen derin derin göğüs geçirdi. gözleri dolu dolu oldu.

- şimdi anladım, dedi, yazık olmuş yusuf efendi'ye... iyi adamdı, yazık olmuş...

tombul asistan,

- bir derdi mi vardı? diye sordu.

+ derdi vardı, büyük derdi. bütün mıcır'ın derdi, hepimizin derdi.

sarışın asistan,

- anlatsanız, belki tedavisi için faydalı olur, dedi.

öğretmen bir daha içini çekti.

- anlatayım, dedi. ben, aşağı mıcır köyüne öğretmen geldim. seksen evlik bir köy... okul dedikleri yer de toprak tabanlı bir oda... hem bu odada yatıp kalkacağım, hem çocukları okutacağım. benden önce okulun öğretmeni yokmuş... ne yapıp ne edeceğim diye düşünüp dururken, benden on onbeş gün sonra bu yusuf efendi geldi. ondört yaşında köyden çıkmış. istanbul'da çalışmış, sonra asker olmuş. askerlikten sonra gemici olmuş. yabancı gemilerde çalışmaya başlamış. bütün dünyayı gezmiş dolaşmış. üç yabancı dil öğrenmiş. fransa'da, ingiltere'de, isveç'te uzun yıllar yaşamış. kırk yaşından sonra amerika'ya gidip orada yerleşmiş. epeyce de para almış. epeyce dersem, azımsanacak gibi değil... bütün aşağı mıcır köyünü, toprağı, evleri, hayvanlarıyla satın alabilir. gözünde memleket tüter dururmuş. memlekete bir döneyim de evleneyim, çoluğum çocuğum olsun, dermiş... böyle diye diye yaşlanmış zavallı. sıla özlemine dayanamamış, hiç olmazsa memleketimde öleyim diye kalkmış, köyüne gelmiş. mıcır'dan çıkalı elli yıl olduğu için, onu ilkin köyde kimse tanımadı. bir de onun kim olduğunu öğrenince, köylüler bu gelişi hiç beğenmediler. en çok kızanlar da akrabaları oldu. babadan kalma malını mülkünü almaya geldi sanmışlar. yusuf efendi'de para çok. dünyayı da gezip görmüş. adam, para döküp, aşağı mıcır'ı avrupa'da, amerika'da gördüğü köylere benzetecek. niyeti bu... ona buna paralar, hediyeler verince, köylünün yüzü güldü. yusuf efendi çok hoşuma gitti. canlı, bilgili bir adam... hiç mıcırlılara benzemiyor. ama siz, mıcırlıları bilmezsiniz ki...

sarışın asistan,

- enteresan... dedi.

öğretmen devam etti:

- yusuf efendi gelmese, çıldıracaktım. allahtan, o geldi de yüreğime bir umut düştü. uyanık adam. cin gibi ihtiyar. "hani okulun çocukları?" diye sordu. "yok," dedim, "daha ben de yeni geldim buraya... söyledimse de, hiç aldırış eden yok. kimse çocuğunu göndermiyor." yusuf efendi, "bak öğretmen" dedi, "seninle elele verip çalışacağız. bu köyü canlandıracağız." "aman, ben dünden gönüllüyüm." "hadi, yürü kahveye gidip anlatalım." yusuf efendi'yle kahveye gittik. köy erkeklerinin çoğu orada... yusuf efendi,

- merhaba ağalar... dedi.

mırıl mırıl sesler çıktı:

- merhaba...

birikisi, elini göğsüne bastırıp selam verdi. saat tutsan, bir elini göğsüne götürüp indirmesi iki dakika sürer. yusuf efendi, murat ağa'nın yanına oturdu. hepsine birden okulun ne demek olduğunu anlattı. çocukları okutalım, dedi. anlattı, anlattı, anlattı... kimsede bir ses, bir kıpırdanış yok... yusuf efendi, yine anlattı. murat ağa'ya baktım, gözleri kaymış gitmiş. mıcır'ın en ileri geleni o...

yusuf efendi,

- ne diyorsunuz ağalar?... dedi.

ses yok...

- murat ağa, sen ne diyorsun?

murat ağa baktı baktı,

- ne diyek yusuf efendi, iyi olur inşallah... dedi.

yusuf efendi, sözü baştan aldı. okulu büyütmek gerekiyordu. bir öğretmen odası yapılacaktı. iki sınıf ilave edilecekti. damı aktarılacaktı. bunların parasını da yusuf efendi cebinden verecekti. yalnız mıcırlılar işçilikte yardım edecekti.

- ne diyorsunuz ağalar? diye sordu.

ses yok... bu sefer kahveci hıdır'a döndü:

- ne dersin hıdır ağa?...

hıdır ağa peykeye yayılmış, gözleri süzülmüş:

- ne diyek... iyi olur inşallah...

yusuf efendi'yle kahveden çıktık.

- hadi muhtar'a gidelim, dedi.

muhtar'ın dükkânı vardı. dükkâna gittik. yusuf efendi, kahvede anlattıklarını bir de muhtar'a anlattı. muhtar dinlerken dinlerken gözleri kaydı, süzüldü, daldı gitti.

yusuf efendi sözünü bitirince,

işler böyle muhtar, dedi, bu işi elele verip, hep birlikte yapacağız.

muhtar hiç kalıbını bozmadan, öylecene bakıyor. yusuf efendi,

- ne diyorsun muhtar? dedi.

muhtar,

- iyi olur inşallah... dedi.

oradan ayrıldık.

- ne yapacağız yusuf efendi? dedim.

+ uğraşacağız... dedi, olmazsa gündelikçi çalıştırıp okulu yaptıracağız...

yusuf efendi kireci, kumu, çakılı, çimentoyu, keresteyi, herbir aracı, gereci yığdı. sarı musa, yapıdan anlarmış. yanına da altı delikanlı aldı. hespi de yusuf efendi'den gündelik alıyor. bunlar başladılar işe... ama, iş yürümez bitürlü...

- hadi, sarı musa...

+ olur yusuf efendi, olur... iyi olur inşallah...

yusuf efendi ertesi akşam geliyor. anlatıyor anlatıyor sarı musa'ya... sarı musa oralı değil... yusuf efendi'nin sözü bitince,

- sen gam etme yusuf efendi, iyi olur inşallah... diyor.

bir ay geçti, duvarlar diz boyu yükselmedi. bunun üzerine yusuf efendi, kasabadan adam getirtip okulu yaptırdı. şimdi de çocuk yok... imam'a gittik. imam, yirmi yıl önce mıcır'a gelmiş, burada yerleşip kalmış. yusuf efendi,

- aman, dedi, senin sözünü dinlerler imam efendi...

boyuna anlatıyor. imam'ın gözleri yusuf efendi'de... derken derken imam'ın gözleri bulandı, kaydı. sanırsın başka bir dünyaya göçtü. yusuf efendi sustu.

imamda ses yok...

- aman imam efendi... hep birlikte...

imam sakalı sıvazladı,

- iyi olur inşallah... dedi.

biz uğraşa didine okula onaltı çocuk alabildik. bir gece hep kahvede oturuyoruz. birden içeriye sarı musa girdi. ama, her zamanki sarı musa değil... bir canlanmış, bir telaşlı... çırpınıp duruyor. ineği sancılanmış...

- hayvancık ölecek ağalar... diyor.

bir murat ağa'ya gidip anlatıyor, bir kahveci hıdır'a... sarı musa bağırıyor:

- murat ağa, murat ağa... bişey de canım... bişey de de, yapalım; hayvan gidiyor be...

murat ağa'nın dudakları kıpırdıyor:

- iyi olur inşallah...

kahveci hıdır'a koşuyor:

- aman hıdır emmi, bildiğin bir ilaç var mı?

kahveci hıdır,

- telaşlanma, diyor, neyse o olur...

+ hayvan ölecek be!...

- iyi olur inşallah...

sarı musa, hepsine söğüp sayığ çıktı dışarı kahveden. ..

bigün kuyubaşında oturuyoruz. sarı musa ile hıdır da yanımızda... bir de baktık imam, cübbesinin etekleri uça uça koşup geliyor:

- aman ağala yandım!...

sesi titriyor, neredeyse ağlayacak. kıpırdanan yok. imam,

- koş musa, ocağına düştüm sarı musa... koş! harmanı yaktılar!... diye çırpınıyor.

sarı musa, esner gibi,

- dur canım, diyor, dur hele bir. ne olmuş? telaşlanma... iyi olur inşallah...

imam bağırıyor:

- ulan, ocağı batası, gayri iyisi kötüsü mü kaldı... harmanı yaktılar diyorum. koşsanıza...

hıdır, uyku sersemi bir sesle,

- ortalığı gürültüye verme, diyor; iyi olur, iyi olur inşallah...

imam, muhtarın dükkânına doğru koştu.

her gece yusuf efendi'yle oturup dertleşiyoruz. o bana,

- ne yapacağız? diye soruyor. ben ona,

+ ne yapacağız? diye soruyorum.

kış geldi. mıcır, temelli uyuştu kaldı. bir gece yarısı acı feryatla uyandım. ses kahveden geliyor. giyinip gittim. kahveci hıdır ağlayıp dövünüyor. karısını muhtar'la bastırmış. anlatıyor, bağırıyor, ağlıyor.

imam esniyor:

- iyi olur inşallah...

+ yahu, imam...

- iyi olur, iyi olur. hıdır ağa... iyi olur inşallah...

+ ulan imam, inşallahı maşallahı mı kaldı? muhtar'ı bastırdım diyorum. kendi samanlığında be...

murat ağa,

- sabırlı ol, diyor, allah'ından bulur. iyi olur inşallah...

hıdır köpürmüş, hepsine ağız dolusu sövüyor.

ertesi gün, olanları yusuf efendi'ye anlattım.

- kendi başına bir iş gelen canlanıyor, dedi.

ama, ertesi gün unutulur. mıcırlılar, günde beş kez ağızlarını açıyorlarsa, beşinde de "iyi olur inşallah" diyorlar. yusuf efendi olmasa, çıldıracağım. o da bana, "sen olmasan öğretmen, çıldıracağım" diyor.

bahar geldi. karlar kalktı. bigün muhtar'ın dükkânında, imam, sarı musa oturuyoruz. o koca murat ağa,

- muhtaar! muhtaar! diye bağırarak geldi.

murat ağa, yerinde çekirge gibi sıçrıyor. sakallarından yaşlar süzülüyor:

- muhtar, aman muhtar... aslan gibi yiğit oğlum gitti... koş muhtar!...

murat ağa'nın oğlunu pusuya düşürüp vurmuşlar. murat ağa hem ağlıyor, hem anlatıyor:

- bişey de muhtar, bişey de...

+ ne diyek ağam... iyi olur inşallah... başka ne diyek?...

- ulan gavat muhtar, ulan ırz düşmanı muhtar...

+ iyi olur inşallah, murat ağa...

- daha bunun iyisi mi olur, alçak muhtar. koca yiğit oğlum kanlar içinde yatıyor. öldü be... sarı musa, oğlum yandı.

+ iyi olur murat ağa, iyi olur inşallah...

neredeyse çıldıracağım. yusuf efendi, o gece bana geldi,

- bunun sonu ne olacak? dedi.

ben şaşırıp da,

- iyi olur inşallah yusuf efendi... demeyeyim mi?

yusuf efendi hırsından bayılıyordu:

- sen de mi öğretmen, sen de mi?...

+ vallahi değil, tövbe değil; ağzımdan kaçtı yusuf efendi...

aradan bir zaman daha geçti. bir sabah kahvedeyiz. küt diye kapı açıldı. muhtar alı al, moru mor içeri girdi:

- aman ağalar, aman...

hiç kimse de,

- ne oldu muhtar? diye sormuyor.

muhtar, saçını başını yoluyor:

- kalkın ağalar, kalkın! benim kızı kaçırdılar!

muhtar, bir murat ağa'nın önüne gidip dert yanıyor, bir hıdır'a gidip anlatıyor. imam da başını kaşıyor:

- yahu imam, kızı kaçırdılar, benim kızı...

sarı musa'nın sesi duyuluyor:

- olur olur... iyi olur inşallah muhtar emmi...

+ murat ağa kardeş, sana diyorum...

- iyi olur inşallah...

bir hafta geçti geçmedi, imam'ın gelinini dağa kaldırdılar. daha sonra hıdır'ın ikinci karısını kaçırdılar. sarı musa,

- karım ölüyor, yetişin! diye bağırdı.

sarı musa'nın kardeşini vurdular.

en küçük bir kıpırtı yok. çokça dürtütklenirlerse, kendilerini avutuyorlar:

- iyi olur inşallah, iyi olur inşallah...

bir akşamüzeri mezarlığın önünden geçerken başıma bir taş geldi. kafam yarıldı. kanlar içinde yusuf efendi'ye gittim:

- ben artık bu köyde duramam!... diye başladım. bütün içimi döktüm. anlattım da anlattım. baktım. yusuf efendi'nin gözleri dalmış gitmiş...

- aman yusuf efendi, bişey söyle canım...

+ ne söyleyeyim oğlum, iyi olur inşallah... demez mi?

okul tatil oldu. ben daha bu köyde kalmam, dedim. yusuf efendi üzüldü, ağlayacak gibi oldu:

- gitme, sen de gidersen, ben burada çıldırırım... dedi.

köyden ayrılacağım sabah, yusuf efendi, saçını başını yolarak kahveye geldi. zavallının evine hırsız girmiş.

- kim yapar bu işi... diye soruyor.

kimsede ses yok...

- kim yapar? bişey söyleyin!...

murat ağa,

- ne söylesek boş, iyi olur inşallah... dedi.

yusuf efendi, başını duvara vuruyor.

- paralar gitti... bunun da mı iyisi mi olur?...

ben, mıcır'dan ayrıldım. başka bir köye tayinimi yaptırdım. iki aydır istanbul'dayım. dün bir de duydum, bizim yusuf efendi çıldırmış.

tombul asistan,

- vah vah... dedi, çağırtalım da görüşün...

biraz sonra, kırmızı yüzlü, dinç bir ihtiyar getirdiler. öğretmen, sesi titreyerek,

- merhaba yusuf efendi, dedi.

yusuf efendi,

- iyi olur, iyi olur inşallah... dedi.

+ beni tanımadın mı yusuf efendi?

- iyi olur inşallah...

öğretmenin gözleri doldu:

- nasılsın yusuf efendi?

yusuf efendi'yi götürdüler. giderken, "iyi olur inşallah..." diye söyleniyordu. öğretmen, genç asistanlara teşekkür etti.

- iyi olur mu acaba? diye sordu.

sarışın asistan,

- iyi olur inşallah... dedi.

öğretmen de,

- iyi olur inşallah... dedi.


Aziz Nesin


20 Temmuz 2016 Çarşamba

bir yazar annesinden gençlere mektup (yanıtım)

Ekşi Sözlük'te "bir yazar annesinden gençlere mektup" başlığına, sözlük yazarı bir gencin annesi tarafından yazılan bir entry vardı. Aynı başlıkta 23 Temmuz 2015 tarihinde yazıp daha sonra protesto nedeniyle sildiğim entry'mi, istek üzerine buraya aktarıyorum. Annenin yazdığı entry'i, yanıtımın altına ekledim.

---------






anne 40'lı yaşların ortasındaymış, abla demek uygun düşer bana, öyle hitap edeyim. 40'a bir şey kalmadı benim için de.

sevgili abla,

12 eylül 1980 darbesiyle apolitik, lümpen, ben merkezci, bireyci ve embesil bir gençlik oluşturmak istediler ve başardılar da. sırf sizin şu tavırlarınız, şu diliniz sayesinde oldu bu.

demişsin ki, "bırak dert etme, yeterince endişelenen var zaten hayat için, anlam için, iş için, ekmek için, özgürlük için sen yaşa sadece, hisset sadece, emin ol bir yolunu bulursun, emin ol her şey yoluna girer…"

iş için, ekmek için, özgürlük için endişelenenler keriz de bir siz mi uyanıksınız? evet, başkaları endişeleniyor, başkaları taşın altına sokuyor elini, başkaları bedel ödüyor, başkaları hapislerde çürüyor, başkaları ölüyor, onların sayesinde kazanılmış haklardan hiç utanmadan, vicdanınız sızlamadan, gayet pişkince siz de faydalanıyorsunuz sonra. oysa böyle lümpen ve bencil bir gençlik yetiştirmek için çağrı yapacağınıza o gençlere onurlu insan olmayı, hakkını aramayı, haksızlığın karşısında yer almayı öğretseydiniz, bunu yapabilenler bir avuç kalmayacaklar ve ölmeyeceklerdi. sadece hakkını arayan masum bir üniversite öğrencisi öldüyse, o cinayetin katilleri arasında sen de varsın.

ablacım,

memleketin içine siz sıçtınız. bu ülke bu haldeyse, sizin yüzünüzden bu halde. gençlere felsefe oku diyorsun, bilim oku, edebiyat oku, mizah oku... nereye okuyacaklar? 12 sene boyunca ülkeyi yöneten iktidar ne felsefeci bıraktı, ne bilimci, ne edebiyatçı. evrim teorisi yerine yaratılış teorisi okuyor bu çocuklar. mizahçılar, edebiyatçılar ya yasaklı, ya içeride, ya da bezginler, bir şey üretmiyorlar. seviş diyorsun gençlere. kızlı erkekli bir evde kalabilseler sevişecekler zaten. gençlerin bu konuda hiçbirimizin aklına ihtiyacı yok. sorun şu ki, gençlere sevişmek bile yasaklandı bu ülkede. malum iktidar, ülkede bunları yapabilecek bir alan bırakmadı. neden peki? sizin gibi ben merkezci pasifistler yüzünden. hukukun anasını bellediler, bir şey yapmadınız. hırsızlık, yolsuzluk, usulsüzlük aldı yürüdü, bir şey yapmadınız. o baş üstünde tuttuğunuz atatürk'ün ilkelerine tecavüz ettiler, seyrettiniz. cumhuriyetinizin dibine dinamit döşediler, seyrettiniz. bu pasifist tutumunuzla ülkenin içine sıçtınız, çok iyi bir halt etmişsiniz gibi gençlere de aynı aklı veriyorsunuz.

bak, o gençler, sizin içine sıçtığınız ülkenin pisliğini temizlemek için gezi direnişi gibi, hayatınız boyunca sahip olamayacağınız onurlu bir işe imza attılar. onların sayesinde korktu iktidar. ama bunun da bir bedeli vardı işte. o bedeli ali ismail ödedi, abdocan ödedi, ethem sarısülük ödedi, berkin elvan ödedi, ahmet atakan ödedi, mustafa sarı ödedi... haa, diyorsan ki gezi yapılmasaydı, herkes evinde otursaydı, kimse ölmeseydi diye, kusura bakma da bacım sen ülke değil mera istiyorsun, ev yerine de ağıl.

bu gençlik, 80 darbesinin kayıp kuşaklarının ardından ilk kez iyi kötü bir şeyleri sorgulamaya çalışan, bir şeyler için harekete geçen bir gençlik. bizim kuşağın ve üst kuşakların tavsiyelerine uyarak koyun gibi yaşamayı reddediyorlar. sizlerin varlığı hiçbir işe yaramadı bu memlekette, zerre faydanız dokunmadı, bari bırakın bu gençler bir şey yapsın.

gençlerin eleştirilecek bir şeyi yok mu? bana göre elbette var. tıpkı bizim üst kuşaklarımızın bizim gençliğimizi eleştirdikleri gibi, tıpkı şimdiki gençlerin bizim yaşlarımıza geldiklerinde dönemin gençlerini eleştirecekleri gibi... bu döngü zaten gidecek böyle. örneğin birbirlerine tahammülleri yok, dinlemeyi bilmiyorlar, okumayı bile bilmiyorlar, öldüresiye bir nefret hakim çoğunda. bu eleştirilebilir belki.

itidal çağrısı yapmak başka bir şey. hele de ülkenin şu sıcak gündeminde herkes birbirinin gırtlağını sıkmaya hevesliyken itidal çağrısında bulunmak pek yerinde olur. ama öte yandan siz o steril fanuslarınızın içinde konforlu bir bencillik yaşarken, bu dünyada, memlekette, hatta burnunuzun dibinde olup bitenlerden haberiniz yok. umrunuzda da değil zaten. her gün polisin zulmüne uğrayan, işkencelerden geçirilen, hapse atılan insanlar zerre kadar umrunuzda değil. bu memlekette, kendini korumak ve hayatta kalmak için silahlanmak zorunda olduğunu öğrenen 15 yaşında çocuklar var. ne acı ki var. sen bu çocuklara hangi felsefeden, hangi bilimden, hani mizahtan ve hangi sevişmeden bahsediyorsun? bu çocuklar, hem de senin mektubu yazdığın saatlerde hayatta kalma mücadelesi veriyordu ülkenin kimi sokaklarında. güvenli evinde oturup klavye başında geyik yaparak bisküvisini yiyen çocuklara akıl vermek çok kolay. işte bu çocuklar, senin ve benzerlerinin verdiği akıl yüzünden, acı çeken başka insanlara karşı kör, duyarsız ve bencil organizmalar olup çıktı.

tekrar söyleyeyim; bu memleketin içine senin bu bencil zihniyetin sıçtı abla. 2002 seçimlerinden kısa bir süre sonra -senden iyi olmasın- yaşça senden biraz daha büyük bir ablamızla konuşurken, "hiçbir şey yapamazlar, ordu var!" demişti kendileri. o gün orada söylediğim şuydu: "sıçtığımızın resmidir!" sebebini soranlara şu açıklamayı yaptım: "ablam demek istiyor ki, 'bunlar ülkenin içine sıçarsa sakın bana güvenmeyin, ordu kurtarır anca.' kendisine değil de başka bir kişiye, kuruma güvenen kişiden bu memlekete hayır gelmez. yarın orduyu tarumar ettiklerinde ne olacak? ablam deseydi ki 'hiçbir şey olmaz, biz buradayız' diye, o zaman korkmazdım." aynen de bu söylediklerimi yaşadık. şimdi senin yaptığın da böyle pasifist gençler yetiştirip, memleketin içine sıçılırken, hukukuna tecavüz edilirken mal gibi izlettirmek. ben sana bir şey söyleyeyim mi? böyle hiçbir boka yaramayan embesil gibi mal mal yaşamaktansa, onurlu bir şekilde ölmek bile daha iyi. nasıl olsa öleceğiz hepimiz; ha üç gün önce, ha beş gün sonra. hayır hayır, hiç kimsenin ölmesini falan istiyor veya çocuklara ölümün kutsallığına inandırmaya çalışıyor değilim. sadece, senin çizdiğin mal gibi bir hayatı yaşamanın, ölümden daha iyi olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

bu memlekete bir iyilik yapın; şu 12 eylül darbecilerinin diliyle konuşup gençleri uyuşturmaktan, embesilleştirmekten vazgeçin. bu çocuklar, enselerine vurulunca ağızlarındaki lokmayı verecek salaklara dönmesin. eğer herkes bu kadar bencil, bu kadar pasifist olursa, bu ülke, görmeyi hiç arzu etmeyeceğiniz bir yere döner. o zaman ne felsefe kitabı bulabilirler okumaya, ne edebiyat kalır, ne bilim. kadınla erkeği aynı sokakta görmek bile hayal olacağından, o sevişmeyi de ancak evde "el yordamıyla" yaparlar.

ülkenin içine sıçtınız, bari gençlerin temizleme çalışmalarına engel olmayın...


cassey jones - ekşi sözlük                           #53425247 23.07.2015 11:30 ~ 12:19


---------------------------------------------------------

Ekşi Sözlük'te yer alan anneye ait entry;


bu sözlerim sadece genç insanlara, henüz 20’lerinde olanlara, ben bir anneyim 40’lı yaşların ortasında hayatını kendi kazanmış kendi kurmuş bir anneyim, bir erkek çoçuğu annesiyim, bir sölük yazarı annesiyim, oğlumun izniyle onun hesabından size yazıyorum, son günlerde yaşananlar, yazılanlar, konuşulanlar olan bitenler beni bu yazıyı yazmaya itti, birilerine bir şeyler söyleyebilirsem birileri bu sözlerimi işitirse kulak verirse diye yazıyorum….

umarım okursunuz…

yapmayın.

kendinize bunu yapmayın, birileri ideolojik hırslarını tatmin edecek diye, birileri saçma savaşlarını sürüdürecekler diye, birileri daha çok silah satacak diye, birileri din bezirganlığı ile bu dünyada saltanatlarını sürüderecek diye, birileri ceplerini dolduracak diye, birileri özgürlüğü ölümle taçlandıracak diye, birileri sosyal medyadan profil resimlerini karartacak ölümü övecek diye, öleni şehit ilan edecek diye ölmeyin.
arkandan ne övgüler, ne methiyeler, ne sloganlar, ne protestolar... fotoğrafların paylaşılır binlerce sosyal medya hesabından, insanlar fotoğrafını profil resmi yaparlar, arkandan yazarlar "ölümsüzdür" diye.

inanmayın.

yalan. bunların hepsi yalan, hepsi geride kalanların kendilerin tatmininden başka bir şey değil, herkes sever başkasının acısını, herkes sevinir içten içe benim başıma gelmedi diye, herkes sevinir aslında -benden uzak -diye, hepsi gizliden gizliye bunların dışa vurumudur, ne kadar üzülürsek o kadar uzak kalırız belki diye gizli bir duadır sadece, ne kadar yanarsak bizim başımıza gelmez belki diye içten içie bilinç altının şükürle karışık pazarlığıdır, görevimi yaptım, üzüntümü paylaştım ve herkese ilan ettim, kınadım lanetledim, kahroldum, korkarak yapılan vicdan rahatlatması o kadar.

inanmayın.

hepsi boş hepsi hikaye;ölüler duymaz, ölüler bilmez, ölüler görmez., ölüler sadece ölüdür.

gerçek bu kadar çıkplak, bu kadar katı, sen ölürsün ardından bir kaç gün yasın tutulur biter gider, unutulursun geride kalanlar için işte hayat bu, gerçek bu.
bir başka gerçek ise geride bıraktığın annen. bir tek o unutmaz, nefes aldığı sürece bir tek o unutmaz…

ölmeyin.

ne özgürlük, ne bayrak, ne din, ne vatan, ne sistem, ne eğitim, ne iş, ne para, ne sanat, ne kavga ne sevgi ne saygı, bunların hiç biri yaşamı tek başına anlamlandırmıyor ne yazıkki, yaşam bir bütündür bunların ve daha pek çok şeyin birarada olduğu bütündür. onu sadece sen anlamlandırabilirisin sadece sen, bunu sakın unutma…

o yüzden dosyasıya yaşa; yaşayacak en güzel yaştayken sadece yaşa, saçmala, hata yap, sev, nefret et, delir, ağla, kıskan, seviş, kavga et, bağır çağır, gül … içinden geldiği gibi, tutkuların olsun sadece onların peşinden git, bırak dert etme, yeterince endişelenen var zaten hayat için, anlam için, iş için, ekmek için, özgürük için sen yaşa sadece, hisset sadece, emin ol bir yolunu bulursun, emin ol her şey yoluna girer…

oku; felsefe oku, bilim oku, edebiyat oku, mizah oku…okumak yalnızlığını azaltır sana tek tavsiyem bu kabul edersen tabi...


#53410481 22.07.2015 20:02 modern zaman gangsteri



20 Haziran 2016 Pazartesi

Ekşi Sözlük'ten uçurulan polisin entry'leri



Ekşi Sözlük'te your life burns faster nick'li yazarın "bir polisin türk gençliğine çağrısı" başlığına yazdığı entry'lerin tümü. Yazar, bu entry'lerden sonra sözlükten uçuruldu. Entry'lere ulaşılamadığı için tek linkte topluyorum hepsini.








*********************************************************************************
ENTRY 1

1-"cesur olun!"
birleştiremiyorum. bağdaştıramıyorum. hep haksızlık. hep,
tamam. tayyibin son söylemleri (ezer geçeriz, bilmem ne cami vs.) buradaki hesabımı tekrar aktif hale getirmemim tek sebebidir. yoksa buranın milliyet.comdan bir farkı kalmamıştı benim için. okur gülerdim. eğlencelisiniz, güzelsiniz. bazen biraz önyargı olsa da olacak o kadar, böyle bir ülkede normal.

gezi oldu. gezide en ön planda aktif rol aldım. belki bazılarınızla karşı karşıya gelmişimdir. ordan taş, burdan gaz fişeği, olur böyle şeyler önemli olan can sağlığı. en çok utandığım, al ismail denen çocuk oldu. kazara, uzaktan değil, kasten bile isteye öfkeyle öldürüldü. en fazla küfretmiştir. cezası işkenceyle ölüm. küfredecek tabi ki lan, beş adamdan dayak yerken yalvarmaması bile asalettir.
akabindeki zamanlarda kobani oldu, onda da aktif rol aldım. hayatta en çok öfkeliyken kaybettim. zor öfkelenip zor soğuyorum. herkesin karakteri farklıdır. ancak, insan kendini bilerek olgunlaşır. olgunlaşmak ise hedefim değil, hedefim kendimi bilmektir. olgunlaşma hedef olursa, ergen olursun. ergenlik güzeldir ama ah şu toplum olmasa!

ergenliğin neresi kötüdür? her yazınızda aynı hata. ergenlik yeşillik cıvıllık koşup oynamak ve saf düşüncelerdir. yaş önemli değil. kimisi vardır on altısında ruhu kararmıştır, kimisi vardır; yetmişinde coşkulu ve zararsızdır.

bunlardan sonra polisler ve askerler şehit düşmeye başladı. bazı soldan tanıdıklar sebebini geziye bağladı. hıh... askerin suçu neydi? ya da geziden önce polis şehit olmaz mıydı?

onu bunu geçelim de bu ülkede polis neden ama neden bir türlü halkın polisi olamadı? kim bunun sorumlusu? devlet mi? ordu mu? tek hükümet mi? medya mı? dış mihraklar mı? (hakkaten swh) yoksa, ama yoksa, halkın kendisi mi?

polis neden hep sağda oldu? neden yahu soruyorum size? hiç mi, yani, hiç... ya belki de benim teorim doğrudur, muhafaza etmekle görevli olan insan daha muhafazakar olur. halkın canını ve malını muhafaza et! hapishane mevcutları dünya rekorlarına koşuyor. ya da, evet, ya da terminallerdeki emanetçilere bakın, tabelalarında ayetler, arapçalar yazar. e asker derseniz, onlarınki daha başka bir muhafazakarlık. ve toplum çoğunluğuna uymasalar da olacak bir muhafazakarlık. bu bağlamda; köydeki jandarma, uzaktaki piyadeye göre daha toplumsal muhafazakar olması gerekir. ve öyledir de. olamazsa on küsür sene önceki konyadaki olay olur, köylüler jandarmanın üzerine yürür. oku bunları prof hocam, oku! üniversite kes-kopyala-yapıştır yeri değil. oh be. hatta ve hatta; akpnin ilk baş askeri necdet, o da jandarma değil miydi? eeveeet. ama dur bi dakka, bu sadece tesadüf de olabilir. ama siz görün, tespit edin, araştırın.

her paragrafta aynı çile.... şimdi gelelim, buraya bunca zaman sonra yazma sebebime;
bu siteyi takip ediyorlar, her şeyi takip ettikleri gibi. buranın yeni sahibi şişman adam, yanında çalışan adamlardan ne kadar emin? daha kötüsü siz ne kadar eminsiniz bundan? her entry sahibi, yazdıkları bazı şeylerin akşam "sarayda" kajulu fıstıklı bir masada, bin altı yüzlerde yaşamış dedenizin ismiyle okunmadığından emin olabilir mi? malum; celali isyanları. daha öncesi yok. şu noktalama işaretleri hızımı kesiyor.eeeeh.

1. bir eylemci, her şeyden önce ne yaptığını bilmelidir. meydana çıkıyorsa aklında bir tereddüt olmamalıdır. karışacağı olay, uzak gelecekte düşman ordularına ve robotlara karşı silahlı bir direniş olabileceği gibi günümüzde toplumsal olayda polise karşı çeşitli hareketler de olabilir. ne istediğini bilmek önemlidir. harekette herkesin aynı biliçte olması önemlidir. forekzampıl; ben ve memurlarım çevik kuvvet olarak o zaman istediğimiz; hepinizin bir şekilde direncini kırıp, yorup bir daha gelmemenizi sağlamak, bir miktarda tutuklama yapıp çok ileri gidenlere kanuni yaptırımı hatırlatmaktı. isteğimiz buydu. (istenmeyen hareketler ise bizim işimizin, sizin de eyleminizin bir parçasıydı. şurada sizle polis arasında bir resim yarışması yapılsa bir çok perspektif hatası, birçok renk uyumsuzluğu vs. yaşanır. neden yaşanır? çünkü o bir resim yarışması.) neredeyse tamamımız isteğimizde nettik. işimiz buydu çünkü. siz ise aynı bilinçte değildiniz. bir kısmınız öldürmek, bir kısmınız çiçek vermek, bir kısmınız kitap okumak, bir kısmınız bu düzene küfretmek, bir kısmınız ortamlara girmek, bir kısmınız da vesair derdindeydiniz. oysa amaç bir ve tek olmalıdır. ama olay planlı değildi. bu da itiraf etmek gerekir ki; sizin masumiyetinizi gösterir.

2. cesur olmak gerekir ve bununla beraber kararlı olmak gerekir.
forekzampıl; biz görevde kararlıyızdır. cesur adama ise çok ihtiyaç yok. çok cesur olan çabuk ölür, ya da öldürür. mutlak cesur olan, itaatsizliğe yakındır.. . öyle bir insan zaten olamaz ve polislikte de olması gerekmez. askerlikte gerekir. (müdürüm bunları siz söylemeden zaten ben düşünüyordum.) kararlıyızdır. orada barikat kuruyorsun, işini devam ettiriyorsun. ben ise orada seni bekliyorum. inatla ve sabırla. çünkü buradaki işim yani senin direncin bitmeden ben kolay kolay şubeme ve en önemlisi evime dönemem. senin zayıflığını bekliyorum. öfke ve korku konusunda da öyleyiz. korkunun tam karşısında öfke mi vardır yoksa cesaret mi diye çok düşünürdüm. gönül isterdi ki bir psikolog ve bir generalle bu konu hakkında münazara yapabileyim. ama vakit yok. hızlı oku çocuk. öfke, canlı beyinlerindeki temel iki duygudan biridir. diğeri de korkudur. bunların eşikleri vardır. ve bunlar birbirleri arasında çok bağlantılıdır. öfkeli adam hiç istemem ve sevmem birliğimde. ben ise bazen öfkeleniyorum ama onlarda istemem. bana bakmayacaklar. öfkelenen insan çabuk korkabilir çünkü. kardiyografi kağıtları gibi düşünün. (doktor bey azaltıcam) yukarıda öfke var aşağıda korku. zig zag, zig zag... işte bu aktivite ruhta hiç çalışmamalı, hiç açılmamalı. görevde özellikle. ruh robot gibi olmalı. robottan zarar gelmez. robotlar ne öfkelenirler ne de korkarlar. sadece işlerini yaparlar. şu gaz tüfeği zıkkımını yatay atan memurlar öfke ve korku yüzünden attılar. robot gibi olabilselerdi sorun yoktu. insan olmak işte. aslında hata gene biz amirlerde. asker gibi eğitemedik. ama o kadar da eğitmek gerekir miydi ki? hem zaten bizde zaman yok. görev bitince adam evine gidiyor, koğuşa değil. çok şükür ki ben ve unsurlarım ne kimseyi öldürdük, ne de sakat bıraktık. en çok bundan dolayı vicdanım rahat.

ve bu ikinci maddeyi sizde inceleyelim. sizi orada yeterince cesur göremedim. en azından hepinizi... bir eylemci yapmak istediği eylemler doğrultusunda cesur olmalıdır ve kararlı olmalıdır. herkes binlerceniz omuz omuza kolkola girecek hedeflenen yere yürüyecek. o sırada biz karşınızda sizi yakın destekli hat düzeninde karşılarız muhtemelen dar bir yerde. bu temel hareketlerden biridir. ittireceksiniz. "başbakanlıkta piknik yapacağız" diye bilinciniz sloganınız olacak örneğin (ilk madde). slogan bilinçte kolay sağlamlaşır. amirleri olarak "bir adım ileri marş" dediğim anda sizin ön saflarda bir sarsılma olabilir (bu derece yakın temas olayını bir kere yaşar gibi oldum meslek hayatımda). kararsızsanız ve korkarsanız bozgunu yersiniz. "kalkan boz, cop çek! koşar adım marş marş!" panikte kaçışırken arkadaşlarınızı kendiniz ezersiniz. böyle yapmayın... kaybetmenizi artık istemiyorum. milyonlarca okumuş, iyi yürekli, kültürlü gençlersiniz. cahil cesur olur derler ama unutmayın ki her insan biraz cahildir ve her insan bu yüzden içinde bir yerlerde cesaret cevheri taşır. ittirerek gireceksiniz, devirerek gireceksiniz hatlarımızı. ilk tetiği çeken vicdanen kaybeder, unutmayın. biz tetiği çekmeyecek kadar dayağı, yenilgiyi ve hatta linci kabul edebilir olmalıyız. ama siz de; biz polisleri bu derece zorlayacak derecede istekli olmalısınız. mermiyi yemekten o anda korkmayacaksınız! mermiyi umursamadan yerseniz davanızdaki haklılığı dünyaya göstermiş olursunuz. canın önemli değil. canım önemli değil. benim böyle bir davam olsa benim için önemli olmazdı. korkma gel döv beni. gir içeri. taş yetmez. "çatı kuuuur!" çatı da temel hareketlerdendir bizde. iki saat taşladınız, zerre zarar görmedik, sadece birazcık yorulduk. havuz başında kaldıraç mıdır nedir, 1 grup (20 adam) kalan bizimkileri bozabileceğini gösterdi. hatta ethem bozgun artığı memur ahmet tarafından kazara orada öldürüldü. ama daha fazlasını yapabilmeliydiniz. yapamazdınız çünkü planlamadınız, yani masumdunuz.

kullandığım tanımlar yüzünden "ne biçim bakış bu, savaşta mıyız" diye düşünebilirsiniz ama sevgili arkadaşlar ama ben eğitimlerde içtimalarda "bundan böyle dünyanın en güçlü devletleri, çevik kuvveti en güçlü ve profesyonel olanlar olacaktır" diye eğitiyorum memurlarımı. yaa.

sen orada "selfie çektiricem, içmeye gidecem, kepçeyi bi de ben sürim, kutlama yapıcam, şurada güzel fıstıklar var oraya gideyim vs" diye barikatını bırakırsan, dediğim gibi, hedeflediğim şeyi elde etmek için, onlarca saat de olsa beklediğim şey olan, o barikatını girip dağıtacağım. dağıtacağım! kalan üç beş direnene de iki tekme bir cop. bekliyordum. hep beklerim. benim işim bu. değer miydi böyle yenilmeye? "eme öreye kışle yeptirmedik, eğeç kestimedik" vs deme bana! başbakanlığa gireceksin bahçesinde piknik yapacaksın, adam sabah işine gelemeyecek, diyelim ki gelecek ve o zaman o kırmızı halının üzerinde o nöbetçilerin önünde sana ters ters bakacak, sen çimlerde kızlı erkekli gitar çalacaksın, o bir şey yapamayacak, çıldıracak. zafer budur. yenilmemek budur!

kenarda durmasın, okunsun. vakit yok. devamında 3. iş görev bölümü 4.eğitim-techizat vs... ve malum şahıs gibi, kalan konulara devam edeceğim. sigara içemedim beynim dumanlandı. redaksiyon medaksiyon yok. yanlış yerleri düzeltirsiniz. ölmezsem, tutuklanmazsam gelirim buradan devam ederim.

*********************************************************************************
ENTRY 2

o "halkı isyana teşvik" diyen arkadaş bir zahmet ...sin gitsin.

o "ilmezsem, titiklenirsim" diyen arkadaş bilsin ki hesabımı kitabımı yaptım; sonuç; mapusanede şişleneceğim. (swh)

>buradan devam<

2. konudan devam<

bu kadar cesur olmanız gerekiyor. o kadar kararlı olmanız gerekiyor. değil standart bir askerin, standart bir çevik kuvvetin kararlılığının çeyreği kadar olsa yeter, yetmeli sizin için. tek başına cesaret sökmüyor ve o şevkiniz, o cesaretiniz karşınızdaki bizde üretilmiş olan kararlılığa yeniliyor, bundan daha acı bir şeye mantık varabilir mi allah aşkına? kararlılık asil bir duygu değildir öyle cesaret gibi. hatırla, matrixteki ajan smith cesur bir adam mıydı? hayır, insan bile değildi. ama çok kararlıydı. bizi de ajan smith olarak gör (swh). ama naptı? neo'yu kararsızlık üzerinden vurmaya çalıştı. adamı önce ağzıyla sonra kollarıyla eritmeye çalıştı. film bir örnekti.

hakiki cepheliler 100 kişi
hakiki ülkücü 200 kişi
cihadist 300 baş
kürt 500 şanssız insan
ulusalcı, hakiki atatürkçü vs 1000 insan
akp'li, merkez sağ 100 bin kelle

artık her şey hesap kitap. madem demokrasideyiz. demokratça haklarımızı yaşayacağız. meydan yürüyüşü, vurdu, kırdı, incindi vs. bunlar olacak. ölmeden, kan dökmeden olacak. ortada vatana, millete karşı yapılan haksızlıklar var. atatürk'ün emirleri de açık. mustafa kemal'in eskerleri değil misiniz? neyse, yukarıdaki tablo nedir? niye buraya resmettim? bunlar toplumsal olayda benim için aynı tehlikeyi yaratacak miktarlardır da ondan resmettim. ben işimi böyle bilirim. ona göre tedbirimi alırım. siz akşam çayında seçim grafiklerini önemsersiniz, ben ise işim gereği bu tür sayıları düşünür ve önemserim. demokrasi şahsi günlük hayatımda çok önemli değil benim. gerçeğim bu benim. son satırı on bin mi yazsam, bir milyon mu diye düşünmedim değil. çünkü hiç karşı karşıya gelmedim. ama bilirim ki akpli adam işinde, gücünde, avantasında olan adam. en asil duyguların insanı. onların düzenini yenerseniz sizden olurlar. apolitiktirler. diğer siyasi düşüncelerde apolitiklik oldukça düşüktür. yukarıya doğru gidildikçe azalır. forekzampıl; altmış bin tkp oyu içinde bir iki tane apolitik ocak-şubat doğumlu liseli oyu ya çıkar, ya çıkmaz.

demokrasi kararındaysanız devam edin böyle. değilseniz dediğim gibi, cana kıymayı düşünmeden düzeni isyan ettirin. çevik kuvvetin yenişemeseniz de en fazla 40-50 dopdolu günde disiplini bozulacaktır. hesabınızı kitabınızı yapın. hiç darbe yemediniz mi?... swh.

3. işine ciddiyetle yaklaş, aidiyet,görev, iş bölümü bilincin olsun

"gelişi güzel limoncu ol, kafana göre direğe çık" değil iş bölümü. direğe çıkma zaten popona fişek isabet eder. herkes grubunu bilecek. buna aidiyet denir. askerlik yapanlarınız bilir. tabur>bölük>takım vs. bunun gibi unsurlar oluştur. iş ciddi, bunun için sokağa çıktın, artık aşağılanmak kapris çekmek istemiyor musun? yap şunu. beş bin kişi birinci birlik, beşbin kişi ikinci birlik, üçüncü, dördüncü... grup, yürüyüş grubu, tayfa vs. adını ne koyarsan koy. internetten kayıt yap. ne bileyim. mesela yani."birinci birlik şu gün şu saatte şuraya" diye bir şey olabilir. az yorularak fazla etki olmuş olur.

devam edecek< edit: swh

******************************************************************************
ENTRY 3

arada arkadaşın biri yazmış "ajan değilsen, gel ikimiz gidelim". böyle plan mı olur? tam da bundan bahsediyorduk. bir eylemci iş bölümünün, görev dağılımının bir parçası olur. hareket bir kazanım elde etmişse, -bu kazanım küçük ya da büyük olabilir farketmez- eylemci bunu egosu gereği sahiplenmeye kalkışmamalıdır. bir yere yürümeye devam etmen gerekiyorse yürümeye devam et. elinle zafer işareti yapıp kamera arama. star olmaya gelmedin buraya. oradaki topluluğun önder kabul ettiği kişi veya kişlerin direktiflerine uy. kendinden vazgeç. konuna odaklan. ciddi ol. tuğla ol, boşluğu doldur. önündeki boşalan adamın yerine bir adım at. boşalmayan yere adım atma! ne eksik ne fazla! kolkola giren şu cephelilere bakın. radikallere bakın. bizim uyduğumuz kuralların, yani yazdığım bu düsturların çoğunluğunu zaten hatasız bir şekilde yerine getiriyorlar. onları gezide gördüm. flamalarıyla altışarlı yürüyüş kolundaydılar. hazırlardı. planlılardı. bu demektir ki o kadar masum değildiler. ama düşünsene, şu durumda masumiyet muhakemesi yapmak kimin haddine ki? ne önemi var? tarihçi misin? senin masumiyetin ancak birini öldürüp sakat bıraktın mı sorusuyla ölçülür. bunu yapıp yapmadığını bilirsin hatırlarsın zaten extacy çekmediysen.

lider olmayı baş olmayı düşünme, ben altı üstü başkomserim sen altı üstü bir coşkulu gençsin. parça ol, tuğla ol. yoksa haksızsın. davan önemli senin. bak, adam benim itaatime güvenerekten padişahlık taslıyor. aklı başında bir itaat hediye et, kanaat sahibi insanlara.

4. eğitim ve techizat

alışmak önemlidir. eğitim önemlidir. ama siz nasıl yapacaksınız, işinizde gücünüzde, sevginizde sivil insanlarsınız. ara sıra arsalarda toplansanız deli derler. tabii ki ne derlerse desinler ama siz ne dersiniz bu işe? şuraya sezarından, suvorovuna eğitimle alakalı laf etmiş generalleri isimleriyle yazarım. onun yerine şunu diyeyim. eğitim alıştırır. cesaret riskine gerek bırakmaz. önce bir, sonra iki, sonra üç..on üç...kırk üç metrelerden sırayla atlayarak çok güzel bir bungee jumpingçi olursunuz. buna inanın. herkes bu yöntemle bungee jumping yapabilir, dünyanın en korkak insanı bile. biz eğitimi çok yaparız mesela. sizin attığınız taşların biraz ufağını ama daha fazlasını benimkilerin kalkanlarına atarım. tekme atarım. alışırlar. sizin karşınıza çıktıkları zaman savaş değil, spor gibi zannederler. uzun bir süre böyle devam eder ve ta en sonunda disiplin erimeye başlar ama önemli değil, iş görülmüş olur.

siz bunu nasıl yapacaksınız? iş, güçten vakit mi var? olsun, kendi aranızda konuşun, planlayın bir şeyler. sonuçta amacınız kan dökmek, can almak olmayacak. prova yapın. tekrar edin. alışın. gönül isterdi ki bu sefer hepinizi ben eğiteydim ama ne mümkün. vaktimiz olmayabilir, yarından emin değiliz. hızlı oku. ama iyi anla. arkadaş yazmış "iki tık tık cümleyle olmaz" diye. hayır, doktrinle olur. bu teknik konularda başka kaynağınız yok. asıl ikimizin saflığıyla olmaz bu işler arkadaş. bunları buraya yazmakla kendi kötülüğümü ama sizin iyiliğinizi elde etmiş olacağım. iyi ki de elde edeceğim. pişman olmayacağımdan eminim. ben daha iyi bir durumda olamam bu saatten sonra, hissedemiyorum bunu. ama siz ve ülke önemlisiniz.

nasıl kaçılır, nasıl toplanılır. planlayın. panik nasıl kontrol edilir, nasıl daha az zararla yaşanır, düşünün, hazırlanın. biz eğitimlerde, müdahalede nasıl atak yapılırı değil sadece, nasıl geri çekilir, nasıl kaçılırı, linç durumunda nelere dikkat ediliri de öğretiyoruz. bunda ayıp bir şey yok. korkularınızı elinize alıp tarttıkça daha az korkarsınız ama aşırı korkusuz da olmayın. insanlığınızı kaybetmeyin. öfke sınırını da aşmayın. güç sarhoşluğu yaşamayın. (tayyip bu kavramı benden çalmıştı swh) fiziksel anlamda da kendinizi eğitin. bugünden itibaren şınava başlıyorsunuz. kademeli ve üç parça halinde. bugün 3+3+3 yarın 5+5+5 sonra 7 vs.

hem kayıptan hem kazançtan dersler çıkarın, toplumsal olay senin akşam eğlencende arkadaşlarınla sadece geyiğini yapıp kapatamayacağın kadar ciddi bir iştir. ben şahsen müdürmle, ukraynada berkutun hazin sonunu videolarla analiz ettiğimi bilirim. geyiği bırak! esas duruş! hop arka taraf! bunlar ilerde hakkaten doktrin olarak kullanılacaksa şu gereksiz cümleleri de ayıklasınlar bir zahmet. dörde geçiyoruz.

devam edecek<

*****************************************************************************
ENTRY 4

4-eğitim<
eğitimlerde öğretmek önemlidir. iyi bir polis toplumsal olayda şahsi bir iş olmadığını bilir. edilen küfürler şahsımızı, annemizi, babamızı tanıdıklarında değildir. sadece küfürdür. her bir küfre öfkelenecek olsak insanlıktan çıkarız. meydana çıktığında işini spor gibi yapacaksın. gezide önümüzde hep bir ağızdan binlerceniz "hepiniz orospu çocuğusunuz" diye haykırdığınızda, arkama dönüp adamlarıma baktım. gözleri kısılmış, tarif edilmez duygularla kalabalığa ağır çekim bakıyorlardı. kimisinin ağzından küfürler mırıldadığını duyunca hemen müdahale ettim.
"ağzın değil kolun çalışacak! küfreden adam sonra korkar. işini yapacaksın. vur dedim mi vur, dur dedim mi dur. ağzın dilin olmayacak senin!"

anladılar.

bir eylemci de böyle olmalıdır. bir yürüyüştesin diyelim, bir yerden gaz fişeği geldi gövdene değdi. hemen oraya doğru yönelmeyeceksin. istikametine devam edeceksin. mesela gösterici güruhtan biri ya da birileri bizimkilerden birine tekme attı. tekme atılan memurun kesinlikle tekmeciyi hatırlamamalıdır. safını, hattını bırakıp o an kinlendiği adamın peşinden koşup müdahale etmeye kesinlikle hakkı yoktur. olamaz. siz de böyle olacaksınız. her şey topluca olur toplumsal olayda. ahmet, mehmet olmanın bir önemi yoktur. toplu şekilde hareket eden kazanır. bir kalabalık toplu şekilde hareket etmiyorsa güçlerinin ederi; hepsinin şahsi güçleri toplamı kadardır. 1,25+1.75+ 1,05+ 2.85 (dev bir arkadaş mesela)+ vs... kalabalık tek bir yerden aldığı emirle ve aynı anda hamlelerini yapabiliyorsa -hamle doğru ya da yanlış fark etmeeez- , ederleri; her birinin şahsi güçlerinin çarpımı kadardır 1,25x1.75x 1,05x 2.85x.... aynı iddia ganyanı gibi yani. bu teke tek bir sokak dövüşü değildir. onda dövüşen iki kişiden kalıplı, hızlı veya cesur olan kazanır. beni dövebilecek arkadaşlar araızda illa ki vardır. bunda ise öyle değildir. kanunlar burada böyledir. bu hususlara dikkat ediniz. özetle; yerini terke etme, lider değilsen lider değil bir tuğla ol. egonu bir kenara bırak.

4.b. techizat
techizat olmadan eylem, gösteri kontrol altına alınamaz. çok zor, neredeyse imkansızdır. aynı şekilde techizat olmadan eylemci de aktivitesinde başarıya ulaşamaz.

4.b.1. cop
cop; eski dilde "cobb"dan gelir. kalın kısa değnek anlamındaymış o vakitler.farsça kökenli olması lazım. beş çeşittir.
kısa cop: araç içerisinde kullanılır. azılı tutuklular bazen araçta rahat durmazlar.
orta cop: orta uzunluktadır. karakol, bina, oda içinde demirbaştır.
uzun cop: meydanlarda kullanılır. standart çevik kuvvet copudur.
te cop: teknik coptur. daha çok yakın savunma amaçlıdır. amerikan polisinde felan yaygındır.
teleskobik cop: yeni çıktı. ben pek alışamadım. anten gibi.şıp yapıyosun, uzuyor.
buna karşın özellikle aşırı uçlar (koministler vs) tedariklidir. tedarikli oldukları için o kadar da masum değillerdir. pankart sapları onlar için gizli haydardır. zaten pankart kağıdı minicik, sopa ise kalın olunca işkilleniriz. derhal girişte men ederiz.

4.b.2 gaz tüfekleri
astım hastalığı olanlar için gaz ölümcül olur. bu kişiler buna dikkat etmeli, gaz var olduğu anda uzaklaşmalılar.

4.b.2.a zed/borugaz
uzak mesafeye gaz fişeğini göndermek içindir. gaz fişeği gönderilip düştüğü yerde gazını bölgeye boşaltmaya devam eder. kalabalık bundan etkilenir. eliizle alın su kovasına koyun. sıcak olmaz o kadar. sıcak olanlar elle atılanlardır, değineceğim. gaz; göz yaşartır, solunum sistemini yakar ve tıkar. az daha ölüyordum. iki kere net oldu. gaz fişeğinin içinde cn, cs, os gazı patlamaya hazır bekler. biber gazları biberden yapılır. kimyasal gazların en zayıflarıdır. gaza alışmak diye bir şey yoktur. insan vücudu gaza bağışıklık göstermez. ya buna karşı daha hassassındır ya da değilsindir. suyun sadece etkisini kırabildiğini bize okulda öğretmişlerdi. ilk deneyimimi hatırlarım da, aşağıda silah dersanesinde dersteydik. uygulama gereği, aylar önce patlamış kapsülleri koklamıştık da hepimiz gözlerde yaşla lavaboya nasıl koşmuştuk? kulakları çınlasın o zamanki amirimiz çok iyi adamdı. hey gidi. sonuçta ağzınızda burnunuzda ıslak tülbent sarılı olursa işe yarar diye düşünüyorum. kürtler doğuda öyle yapıyordu. gözleriniz hava sızdırmaz dalış gözlükleri de fena değil. ama adam gibi çözüm ise maskedir. zed7borugazın çarpma etkisi kötüdür. tüfeğin tipine göre mermiden sadece beş kat felan yavaş gittiğini biliyorum. mermi gibi yivli dönerek de gitmez ama sonuçta öldürebilir. yaşandı biliyorsunuz. kapsül alüminyum olup, alüminyum da yumuşak bir metal olmasına rağmen sonuçta bir metaldir ve kemiğe zarar verir. herkesin motorcu kaskı olsun. maske ve üzerine kask. bu aletler bela adına en çok korktuğum aletlerdir. hiç istemediğin halde katil edebilir insanı. kısa bir kursu vardır memurlar için yoksa kullandırmayız. ve işte önemlidir kask... başı korumak, copa, kapsüle karşı hayati önem taşır ve hayatınızdan öte eylemin gidişatını belirler. bir grupta en fazla iki zedçi/borugazcı olur. eğitimlerde "asla başa vurmayacaksınız, sakatlık çıkarmayacaksınız" diye öğütlerdim her defasında. yürek vicdan olmadan insan hiç bir halt olamaz. ama bu aletler zayıf da olsa birer silahtırlar ve varlık
ları hep sıkıntıdır.

4.b.2.b. efen/fn
paintball'u andırır. içindeki hava tüpüyle plastik bilyelerini fırlatır. birincil amacı; göstericiler içerisinde bazılarını boya bilyeleriyle işaretlemektir. ikincil amacı; minik gaz bilyeleriyle tek bir kişiyi ufak bir darbeyle hareketini kısıtlamaktır. kurslu silahtır. zimmetle verilir. memurun iyi nişancı olması gerekir. aksi halde sakatlık çıkar. tabak gibi kartuşları olur. memurun kartuşuna hangi renk boya koyacağı onun tercihine kalmıştır. üstü, elbisesi boyanmış kişi görüldüğünde yakalanmalıdır. kask lazım. boyanmaktan, yakalanmaktan ise korkmayın. bir şey olmaz.

5-gaz el bombası, toma vs. hepsinin tanımı doldurulur. mühim değil. acele etmem lazım.

***********************************************************

Not: Konuyla ilgili kişisel değerlendirmemi Twitter'da flood olarak yaptım. Okumak isteyenler aşağıdaki linke tıklayıp alta doğru devam edebilir;

https://twitter.com/hakiki_cassey/status/744562126811963392


Not 2: Şurada da, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yine bu konuya dair yazdıklarım var;

https://twitter.com/hakiki_cassey/status/756567504739237888



9 Mart 2016 Çarşamba

Ekşi Sözlük Protestosunun Nedenleri

Ekşi Sözlük’te 28 Şubat tarihinde başlayan, 6 Mart’ta alevlenen ve yazarların entry’lerini silmesiyle devam eden büyük bir protesto yaşanıyor birkaç gündür. Bu yazıyı yazdığım saat itibariyle 1065 yazar, toplamda 800 bin kadar entry’sini sildi, silmeye devam ediyor. Bu protestoya katılan yazar sayısı da her gün biraz daha artıyor. Gerek sözlükten takip edebildiğim, gerekse bana sorulanlardan gördüğüm kadarıyla da, bu protestonun neden yaşandığını, basit bir tema değişikliğine gösterilen tepkinin nasıl olup da buraya geldiğini bilmeyen, anlamayan çok sayıda insan da var. Hem onlar için, hem de hafıza oluşturmak adına yaşananları özetleyip, yazarların neyi ve niçin protesto ettiğini anlatmaya çalışayım.

Aslında sözlükteki birçok yazar, uzunca bir süredir yönetimin tavrından, yazarları iplememesinden, keyfiyetinden ve sözlüğün kalitesinin ciddi anlamda düşmesinden şikâyetçiydi. Bu nedenle sözlük hesabını kapatıp giden çok sayıda yazar oldu zaman içinde. Ama bu yazarların bir kısmı bunu sessiz sedasız, bir kısmı da bir veda yazısıyla yaptı münferit olarak. Dolasıyla bu gidişler, ayrılışlar, kitlesel bir tepkiye dönmedi genel olarak. “Yaprak dökümü” adını verdiğimiz kırılmaları saymazsak tabii. Bu yaprak dökümleri, 2000’lerin başından beri yaşanıyordu az sayıda yazarın topluca ayrılmasıyla. En büyük ve en ciddi yaprak dökümü ise 2011 yılında yaşandı. Sözlük yönetiminin yazar bilgilerini savcılığa vermesi, bundan da yazarlarını haberdar etmemesi, çok sayıda yazarın sürpriz bir şekilde savcılıktan gelen kâğıtla konudan haberdar olması büyük bir infial yarattı sözlükte. Sözlüğün önemli yazarları, 2011 yaparak dökümü’nde ayrılmıştı sözlükten. Bir yıl sonra moderasyon ekibinin toplu istifası da önemli bir kırılma olarak sözlük tarihindeki yerini aldı. Bunlara ek olarak keyfi biçimde yazar uçurmalar, sansürler, yazarlar üzerindeki baskı, sözlük yönetiminin kendi arkadaşlarına (şahıs veya ticari firma) yönelik sıradan ve basit eleştirel entry’lerin ahbap çavuş ilişkisi dahilinde silinmesi gibi birçok tavır, zaten yazarlarla yönetim arasında gerilimlerin yaşanmasına neden oluyordu. Buna rağmen alternatif bir platform bulunamadığı için de, tepkili olan yazarların çoğu, sözlükte yazmayı sürdürdü.

Tema değişikliği ve ilk tepki başlıyor
Bilindiği gibi 28 Şubat tarihinde bir tema değişikliği yapıldı sözlükte. Eski temadaki bazı işlevsel özelliklerin kaldırıldığı, görünüm olarak da gerçekten kötü olan bu yeni temaya, her tema değişikliğinde olduğu gibi yine tepki verdi yazarlar. Özellikle renk kullanımının göz yorduğu ve okumayı büyük oranda zorlaştıran temayla ilgili olarak  aynı gün, “28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi” başlığını açan yazarlar, eski temanın geri getirilmesi talebinde bulundu. (Şimdi fark ettim ki, bu başlık sansüre uğramış. Başlığın doğru şeklini yazmak için sözlükteki arama çubuğuna “28 şubat 2016” yazdığımda, bu başlığın çıkması gerekirdi, çıkmıyor. “28 şubat 2016 ekşisözlük” yazdım, yine çıkmadı. “28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi” yazdım, yine çıkmadı. Son yazdığımı tekrar yazıp enter’a tıkladığımda açıldı başlık ancak. Yönetim, bugüne dair bir hafıza kalsın istememiş sözlükte ve kimseye hissettirmeden, pislik yaparcasına kaldırmış arama kutusundan).

Buradaki ilk tepki, sadece tema değişikliğine yönelikti ve direnişe katılan yazarlar, eski tema gelene dek entry girmeyeceklerini belirtiyordu. Bu tepkiler biraz daha artınca, sözlüğün ceo’su olan kanzuk, böyle bir tepkiyi beklediğini, bunu göze aldığını, ancak değişime herkesin ayak uydurması gerektiğini belirten bir açıklama yaptı. Bu, yazarların daha da gerilmesine neden oldu. Tam bu arada, “otenazi isteyen elf” nick’li yazar, eylemi bir adım daha ileriye taşıyarak tüm entry’lerini sileceğini açıkladı. Yanlış anımsamıyorsam daha sonra da ssg’nin başlığına direnişle ilgili olarak, Kibar Feyzo filminin son sahnelerinden birinde geçen bir sözü yazdı: “Düğün havası değil bu ağam, cenk havası!” Yazar, bu entry’si üzerine sözlükten haksız bir şekilde uçuruldu! Uçurulmalar bununla da sınırlı kalmadı, başka yazarlarla devam etti.

Ekşi Şeyler
Tüm bunlar yaşanırken, sözlük yazarlarının önüne “Ekşi Şeyler” adlı bir site çıkarıldı. Site, Ekşi Sözlük’te yer alan entry’lerin derlemesinden oluşan, bazı editoryal düzenlemeler ve görsellerle birlikte entry’lerin sunulduğu, Onedio adlı sitenin “orijinal kopyası” niteliğinde bir yer. Yazarlar bu kez, “Zaten burada bedavaya yazdıklarımız üzerinden para kazanıyorsunuz. Bir de bize sormadan eserlerimizi, emeklerimizi ek gelir kapısı olarak başka bir yerde kullanamazsınız” şeklinde tepki göstermeye başladı. Burada da yazarlarla yöneticiler arasında “telif” ve “kullanım hakkı” gerilimi yaşandı. Zira sözlük yöneticilerine göre, yazarlara zorla dayatılan ve hiçbir hukuki geçerliliği olmayan Ekşi Sözlük Kullanıcı Sözleşmesi uyarınca, sözlükte yer alan tüm entry’lerden her şekilde gelir elde etme hakkı vardı Ekşi Sözlük sahiplerinin. Tartışma biraz daha büyüdü, bir yazar tarafından “suç duyurusunda bulunulacağı” noktasına geldi. Bu açıklamanın üzerine sözlük yönetimi, “Entry’lerim Ekşi Şeyler’de kullanılmasın” seçeneği getirdi ayarlar menüsüne. Entry’lerinin kullanılmasını istemeyen yazarlar, bu seçeneği işaretleyeceklerdi. Ancak bu da hakka ve hukuka uygun değildi. Tartışmalar ve tepkiler büyümeye, daha fazla yazar entry’lerini silmeye başladı sözlükten.

Gezi Direnişi’ne dönüyor…
Tepkiler büyürken, 5 Mart günü bir başlık açıldı sözlükte: “bütün yazarların bütün entry’lerini silmesi”. Her ne kadar gerçekleşmesi imkânsızın ötesinde de olsa, böyle bir şey, sözlüğü bir günde bitirecek bir hamle olurdu. Ancak fikre destek gelmeye başladı ve entry’lerini silen yazarların sayısı artış gösterdi. Buradaki amaç, sözlükte nitelikli entry bırakmamak, böylece kendileri üzerinden sözlüğe trafik akışı sağlanmasına katkı sunmayarak tepki göstermekti. Zaten uzunca zamandır var olan kızgınlıkların ve gerilimin birikimiydi bu. Eylem, “28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi” başlığında da paylaşıldı ve çok sayıda yazar eş zamanlı olarak entry silmeye başladı. “bütün entry’lerini silen yazarlar listesi” başlığı açılarak da protestoya katılanlar tek başlık altında toplanmak istendi.

Sözlük yönetimi, bu dakikadan itibaren Gezi eylemlerindeki AKP iktidarı gibi, sözlüğün ceo’su da Erdoğan gibi davranmaya başladı. Önce başlıklar sansürlendi, sonra protestoya katılan yazarlar uçuruldu. Bir adım daha ileri gidilerek, entry silinmesi tamamen engellendi. Bir saat boyunca hiçbir yazar entry’sini silemediği gibi, başlıktaki entry’sini de edit’leyemedi. Farklı başlıklara entry girişi yapılabiliyorken, direniş başlıklarına entry girilemedi. Panikleyen yönetim zorbalığı ele aldıkça, diğer yazarlar da yönetimin bu tavrına isyan edip protestolara katıldı. Artık olay, tema ve Ekşi Şeyler olmaktan çoktan çıkmıştı. Yazarlara yapılan kabul edilemez uygulamalara tepki gösterdi diğer yazarlar da. Özellikle entry silinmesinin engellenmesi ve çok sayıda yazarın haksızca uçurulmasıyla beraber, iş tamamen çığrından çıktı artık. Protestolara katılan “belirlenebilmiş” yazar sayısı bini, silinen ve silinmesi devam eden entry sayısı 800 bini buldu. “Belirlenebilmiş” diyorum, zira eyleme katıldığı için uçurulan ve kendileriyle iletişimin kesildiği için listede adı yer almayan çok sayıda yazar da oldu.

Ekşi Sözlük’ün 17 yıllık tarihinde yaşanan bu en büyük protesto sonrası yönetim de geri adım atmak zorunda kaldı elbette. Son yapılan açıklamalar daha bir ılımlı, uzlaşmacı, yazarların istediği yönde bir dille gerçekleşti. Ancak bir yandan bu dili kullanarak yazarların gazını almayı amaçlayan yönetim, diğer yandan yazar uçurmaya ve çaktırmadan sansür uygulamaya devam etti ve ediyor. Bundan ötürü de birçok yazar, yapılan son açıklamalardan ikna olmadığı için eylemini sürdürüyor.

Halen birçok yazar, gösterilen bu tepkilerin basit bir tema değişikliği veya sadece Ekşi Şeyler nedeniyle olduğunu sanıyor. Oysa direniş başlıklarında da defalarca yazıldığı gibi, “mesele tema değil sen hâlâ anlamadın mı?”


Güncelleme: 12 Mart 2016 itibariyle entry silen yazar sayısı 1500'e yaklaştı, silinen entry sayısı 1 milyonu geçti.


27 Şubat 2016 Cumartesi

27 Mart 1994 Yerel Seçimleri

(Ekşi Sözlük’te 5 Ağustos 2014 tarihinde aynı başlığa yazdığım bir entry. Benzer bir konuda farklı bir başlıkta yazdığım entry’i desteklemek ve kısaca bilgi vermek amacıyla kaleme aldığım bu yazı, 94 yerel seçimlerinin küçük bir kesitini yansıtmaktadır. Yazıda yer alan tüm bilgileri -iki seçim sonucu hariç- hafızamdan yararlanarak yazdım, herhangi bir araştırmaya girmedim. Entry’i sözlük’ten sildiğim için, o ilk halini olduğu gibi buraya aktarıyorum. Ancak 94 yerel seçimleri, Ankara seçimlerini de konuya dahil etmeden analiz edilemez bana göre. Bunun dışında, seçim sonuçları ve sonrasına dair doğru bir analiz yapabilmek ve bugünü anlayabilmek için, ta 1923-1950 arasını ve 1950 seçimlerini de incelemek gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda özet olarak paylaştığım yazı, daha sonra kesinlikle genişletilerek tekrar değerlendirilmeli. Bunu yapana dek, “ham hali” dediğim orijinal entry’i “hafıza” oluşturması için aktarıyorum buraya)

Nüfusa oranlandığında %10, taş çatlasın %15'lik bir orana tekabül eden milli görüşçülerin, ülkenin bütün hâkimiyetini ele geçirmelerine neden olan kırılma noktası.

Dönemin Refah Partisi’nin genel başkanı Necmettin Erbakan’ın, "Kadayıfın altı kızardı", "Milli görüş iktidara gelecek ama bakalım kanlı mı olacak kansız mı" gibi sözleri Türk siyasi tarihine geçti bu dönemde.

İstanbul’da SHP’li Nurettin Sözen dönemiydi. İSKİ’nin başında Ergun Göknel bulunuyordu. Bir yolsuzluk dosyası patlamıştı. (bkz: İSKİ skandalı)

Uzan’lara ait Star TV’de Ahmet Altan ve Neşe Düzel, "Kırmızı Koltuk" adlı bir tartışma programı sunuyordu. Programa, Sözen konuk olmuş ama daha sonra sunucuların üstlendiği tetikçilik görevine tepki göstererek sunucularla kavga etmişti. Sözen, programa daha fazla devam edemeyeceğini söyledi ve bu program o tarihte yayınlanmadı. Star TV (o zamanki adı Star1 idi), bu programı seçime az bir zaman kala sebepsizce yayınlamaya başladı. Nurettin Sözen’i hedef tahtasına koyan kanal, birkaç gün üst üste Sözen’in o sinirli görüntülerini verdi.

SHP, yerel seçime bu şartlar altında giriyordu.

Başkanlık yarışının, ANAP’ın adayı İlhan Kesici ile SHP’nin adayı Zülfü Livaneli arasında geçeceği düşünülüyordu. Tüm tartışma programlarında bu iki aday vardı. Refah Partisi ya da diğer tanımla milli görüşçüler, o yıllarda pek de ciddiye alınmıyorlardı oran olarak.

İstanbul medyası, seçime 1-2 ay kala inanılmaz bir biçimde Livaneli’ye saldırmaya başladı. Hatta Livaneli’nin o yıllarda köşe yazdığı Sabah gazetesi de dâhil. Saldırı için kullanılan malzemelerin bir kısmı gerçekten komik, bir kısmıysa gerçekten ahlâksızcaydı. Kaynağının nereden çıktığı belli olmayan bir şekilde "Livaneli, Türk bayrağı yakmış" iddiası düştü gündeme. Livaneli’ye, "Bayrak yakmadığını ispatla" çağrıları yapıldı. Hiç kimse, iddianın ispatını sormuyordu. Livaneli, bayrak yakmadığını ispatladı! (İspat şöyle oldu: Livaneli, hani şu bizim iş başvuruları vs için aldığımız sicil kağıdı gibi bir belge için adliyeye gitti. Kendisine "Sicilinde bayrak yaktığına dair bir bilgi bulunmamaktadır" gibisinden bir kâğıt verildi. Tabii bu "aklanma" medyada görmezden gelindi). Livaneli’ye dair bir diğer iddia ise Türk askerine it dediği yolundaydı. Dayanak olarak ise Şarkışla türküsünde geçen "Uzatmalı itin biri Yusuf’u gafletle vurmuş" sözleri gösterildi.

Livaneli’ye yapılan saldırılar, daha sonra "şok belge"lerle devam etti. Her gün gazetelerde "şok belge 1", "şok belge 2" şeklinde yayınlar yer aldı. Livaneli, Aktüel adlı dergide "Barbarları Beklerken" adlı köşede anılarını yazıyordu uzun zamandır. O yıllarda Aktüel dergisini her hafta satın alma sebebim olan bu anılardı işte o "şok belge" olarak yayınlananlar.

Yanlış anımsamıyorsam Show TV’de, adayları tek tek konuk eden bir kadın vardı. Aday koltukta oturur, hanım kızımız başında dikilir ve sorular sorardı. Livaneli’yi sıkıştırmaya çalıştıkları bir konu da; "Hmm.. Sizin de bir gözünüz tam görmüyormuş galibaaa" şeklinde olmuştu.

Livaneli’ye tüm bunlar yapılırken, İlhan Kesici parlatılmaya çalışılıyordu aynı medyada. Sabah’ın yazarı Hıncal Uluç’un deli gibi Bedrettin Dalan propagandası yaptığını hatırlıyorum sadece. Uluç, Livaneli’ye açıktan saldırmak yerine tatlı tatlı "geçirme" yolunu seçmişti.

Seçimlere tam da böyle bir tabloyla girdi İstanbul. Açılan ilk sandıklarda Kesici ve Livaneli çekişiyordu. Ancak gece yarısını epey geçe, ilk şok dalgası geldi: Refah’ın adayı Recep Tayyip Erdoğan öne geçmişti!

Seçim sonucu açıklandığında, tüm merkez sağ ve merkez sol allak bullak olmuştu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Show TV muhabirinin sokak röportajlarını hatırlıyorum. İstanbul’da büyük çoğunluğun yüzü asıktı. Kendisine bir mikrofon uzatılan taksicinin söylediği cümle ise, Türk halkının hırsıza ve hırsızlığa bakışını açık olarak ortaya koyuyordu: “Yesinler ablacım, bunlar da yesinler. Yesinler ama hizmet yapsınlar." İlk şok atlatıldıktan sonra, işi mizaha vurdu insanlar. Telefonlar "selamün aleyküm" diyerek açılıyor, konuşmalara dini motifler ekleniyor ve gülünüyordu.

Sözümona aydınlar, televizyonlarda seçim sonuçlarını değerlendiriyordu. Onlara göre Erdoğan’ın kazanmasının en önemli nedeni İSKİ skandalı ve hırsızlık idi. Bu teorinin gerçek olmadığı, zaman içinde kanıtlandı bana göre. Zira yığınla SHP’li belediyenin yalnızca bir tanesinin tek bir bölümünde ortaya çıkmış yolsuzluk nedeniyle SHP’yi hırsızlıkla suçlayan halk, bugün en tepedekinden en alttakine kadar hırsızlığı ayyuka çıkmış bir partiye, hakkında yığınla yolsuzluk dosyası bulunan bir başbakana ısrarla oy verebiliyor.


Aynı aydınlarımızın bir diğer ezberi, "Bunlar tepki oyları" idi. Herkes bunu söylüyordu ama neye tepki olduğunu ortaya koyan bir kişi bile çıkmadı. Aynı parti, bir sonraki seçimde oy oranını arttırınca, yine bu aydınlar "Alabilecekleri maksimum oyu aldılar. En güçlü halleri bu kadar. Abartılacak bir şey yok" şarkısını söylemeye başladı. Aziz Nesin’in çok yıllar öncesinde yazdığı Ah Biz Eşekler hikâyesi, tam da bu aydınları anlatıyordu. (bkz:ah biz eşekler/#8135352)

Elbette çöplerden çıkan yanmış oy pusulaları... Günlerce yayın yapıldı televizyonlardan. Seçimlerde bariz hile yapıldığı belliydi. Vahim olan ise, Müslüman geçinen İslamcıların hile yapması değil, bunu ilk olarak 1994 yılında açıkça gören başta sosyal demokratlar olmak üzere diğer muhalefet partilerinin, sonraki seçimlerin hiçbirinde buna önlem almak için kıllarını kıpırdatmamasıydı. Aslan sosyal demokratlar, her seçim sonrası "Ama hile yapıldııııı" şeklinde ağlamaktan başka hiçbir şey yapmadı 20 yıl boyunca.

Gerçek oranları %15'i geçemeyecek bir zihniyetin koca İstanbul ve Ankara’yı ele geçirmesini bir sonraki seçimde çok rahatlıkla engellemek mümkünken, önlem almak yerine sadece izlemekten başka bir şey yapılmadığı için "kırılma noktası" olarak değerlendiriliyor bu seçimler. Yoksa daha 1999'da kurtulmak mümkündü bunlardan.

Seçim sonuçları doğru olarak okunamadı. Aydın diye lanse edilen şarlatanlar, seçim sonrası yaptıkları yorumlarla halkı yanlış yönlendirdi. Özellikle genel iktidarı alan merkez sağ partilerin politikaları, milli görüşçüleri iyice güçlendirdi.

Yalnız burada altının çizilmesi ve es geçilmemesi gereken önemli bir detay var. Yazının en başında, milli görüşçülerin oy oranı bazında ciddiye alınmadığından bahsetmiştim. Bunun nedeni, milli görüşçülerin oy oranının genelde %5'ler seviyesinde dolaşması idi. Peki oy oranları bu kadar düşük olan milli görüş kitlesi, nasıl olmuştu da oylarını birden bire bu kadar arttırabilmişti?

1980 darbesinin ardından kapatılan siyasi partiler arasında, Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi (MSP) de bulunuyordu. Son olarak 1977'de koalisyon ortağı olan MSP'nin oyu %8,5 civarındaydı. Darbeyle beraber Erbakan’a da diğer liderler gibi siyaset yasağı getirilmişti. 1983 yılında yapılan genel seçimle iktidara gelen Turgut Özal, oyların %45'ini almıştı. Kendisi de bir Nakşibendi olan Özal, dinci kadroları da yanına alarak hareket etmişti. Hatta "Takunyalıları meclise doldurdu" ithamları yer alıyordu gazetelerde.

Özal’ın başbakanlığı 1989 yılına kadar sürdü. Bu 6 yıllık sürede tüm dini cemaatler ANAP’a destek veriyordu. 1989'da cumhurbaşkanı olan Özal, başbakanlık koltuğunu Yıldırım Akbulut'a bıraktı. ANAP’ın 1991'de gerçekleştirdiği büyük kongreyi kazanan Mesut Yılmaz, genel başkan olunca ilk olarak dini yapılarla yollarını ayırdı. Bu, milli görüşçülerin ANAP’tan uzaklaşmasına neden oldu. Aynı yıl Necmettin Erbakan’ın da siyasi yasağının kalkması, 91'de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi’nin %16 oy almasıyla sonuçlandı. 1993 yılında Özal’ın vefat etmesiyle de, dini yapılar tamamen ANAP’tan ayrılarak Erbakan’ın yanında yer aldı. Bir yıl sonra da yerel seçimler yapıldı zaten.

Şurası da bir gerçek ki, 1991-1994 arasında müthiş bir çalışma içindeydi milli görüşçüler. Özellikle Milli Gençlik Vakfı şubeleriyle gençleri "bedava çay, bedava ping pong" gibi araçlarla bünyelerine çekti (Bu konunun kimi detayları var tabii ama oraya girmiyorum). Gençler ve kadınlar, kapı kapı dolaşarak müthiş bir örgütlenme sağladı.

Tüm bu tablonun acı sonucunu ise hep beraber yaşıyoruz şimdi.


22 Şubat 2016 Pazartesi

Hayata dair iç burkan detaylar

Okuduğum ilkokul, ilçenin o dönem için en lüks sitelerinin tam karşısında bulunan, genelde zengin ailelerle bizim gibi orta halli ve biraz altında ailelerin çocuklarının gittiği bir okuldu. Ancak şehrin diğer tarafındaki boş araziye yeni yeni yapılmaya başlanan gecekondular da vardı. Tamamı Kürtlerden oluşan bu bölgede yaşayan çocuklar da mecburen bizim okula yazdırılmıştı ve bu durum, zengin aileleri çok rahatsız ediyordu. Okul müdürüne, hatta kaymakama kadar çıktılar bu çocukların başka bir okula verilmesi için. Ama yapacak bir şey yoktu, o bölgeye yakın tek okul bizimkiydi.

Yaşadıkları bölge, gecekondulaşmaya başlamadan önce tamamen boş bir araziden oluşan bir yerdi. Yol yoktu, asfalt yoktu, araç yoktu. Bu çocuklar, topluca çıkıp birkaç kilometre yürüyerek geliyorlardı okula. O dönem okulumuz tek öğretimdi; sabahçı – öğlenci ayrımı yoktu. Sabah okula giderdik, üç dersten sonra öğle arası verildiğinde yemek için eve gelir, öğleden sonra tekrar okula dönerdik. Onlarsa okulda kalırdı mecburen ve evden getirdikleri yemekleri yerdi.

Bu çocuklardan biri de bizim sınıftaydı. Farklıydı bizden. Sözümona çocuklar arasındaki ekonomik farkı kapatıp hepimizi tektipleştiren o önlüğünden bile lime lime yoksulluk akıyordu; çamurlu ayakkabılarından, eskimiş pantolonundan, her şeyinden yoksulluk akıyordu. Esmerdi ama bizden farklı bir esmerdi. Benimki gibi değildi mesela, başka bir esmerlik. Yüzü de bize benzemiyordu. Hele konuşması… Türkçeyi bizim gibi değil, çok “kaba” konuşuyordu, hatta tam olarak konuşamıyordu bile.

Tam Türkçe bir ismi vardı ama onun yerine Rohat diye bahsedeceğim kendisinden. Çok da fazla ipucu vermek istemiyorum. Rohat, birinci sınıftan başlayıp beşinci sınıftan mezun olana kadar hep en arka sırada oturdu. Hep ama… Sosyal sınıf ayrılıklarımızı aslında daha küçük bir çocukken ayırt edebiliyor, yerimizi en başından kabulleniyoruz. Rohat da kabullenmişti henüz yedi yaşındayken.

Ben, daha okulun ilk günü sınıf birincisi olarak başlamıştım. Sınıfın zeki, çalışkan, akıllı, sevilen çocuğuydum. Okula başlamadan önce öğrenmiştim okumayı. Sınıf atlatıp doğrudan ikinci sınıftan başlatılmam önerisini annem kabul etmediği için, ilk seneyi derste hikâye kitapları okuyarak geçirdim. Sınıfın örnek ve “popüler” çocuğu…

Teneffüslerde genelde futbol maçı yapardık. Kızların ne yaptığını hatırlamıyorum. Rohat ve diğer Kürtler, bizim oyunlarımıza dâhil olmazdı. Yedek oyuncu olarak bile dâhil olmazdı. Onlar birbirleriyle buluşur, kendi aralarında oynarlardı hep. Gruplaşmalar, sınıf ayrımları, daha çocuk yaşta kendi kendimize öğrendiğimiz şeyler işte.

Sadece dışlanmakla kalmadı sınıfta, çok da horlandı. Sınıfın çocukları, herhangi bir bahaneyle döverdi onu. Bu dövmeler çoğunlukla topluca olur, Rohat’ı aralarına alarak üzerine çullanırlardı hiç acımadan. Neden dövdüklerini kendileri bile bilmiyordu büyük ihtimalle. Farklıydı, zayıftı, güçsüzdü, fakirdi, daha da ezilmeliydi. Zayıflığı ve güçsüzlüğü fiziğiyle ilgili değildi. Tam tersine, fizik olarak çoğumuzdan yapılı bile sayılırdı hatta. Sosyal ve ekonomik bir zayıflık ve güçsüzlüktü onunki.

İkinci sınıftayız. Hava soğuk olduğu için teneffüsü sınıfta yapıyoruz. Genelde kitap okurdum dışarıda maç yapmayacaksak. Sıramda oturmuş kitabı okurken, tahtanın önünde yükselen sesler dikkatimi çekti ve kafamı kaldırdım. Sekiz on kadar çocuk, Rohat’ı aralarına almış tekmeliyordu. Yere düşmemek için epey direndi Rohat. Tekmeler, yumruklar… Canı çok yanıyordu, görüyordum. O kalabalığın arasında, yere düşmeden önce son kez gördüm yüzünü. Aldığı darbeden nasıl yanmışsa canı, gözlerini kapatıp ağzını açmıştı çığlık atar gibi ama ilginç bir şekilde hiç sesi çıkmıyordu. Hafızama kazındı bu görüntü. Onca tekme ve yumruğa daha fazla dayanamayıp yere düştü Rohat. Düşüşünü gördüm. Sonra o yerdeyken onu acımadan tekmeleyen arkadaşlarımın yüzündeki hınç ifadesini de gördüm. Gözlerim doldu, daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladım. Önce içimi çeke çeke, sonra hıçkıra hıçkıra ağladım sıramda.

Rohat’ın Kürt olduğu için dayak yediğini biliyordum. Yoksul, alt tabakadan, farklı, yalnızdı. Bu yüzden dövüyordu onu çocuklar. Çocukların hep masum ve iyi varlıklar olduğuna inanırız ama hiç öyle değillerdir aslında. Çocuk kısmı çok zalimdir. Zayıfı, farklıyı, aşağı olanı anında ayırt edebilir ve acımasızca yüklenirler üzerine.

Yokluğun, yoksulluğun ne demek olduğunu biliyordum. Rohat’la aramızda kimi benzerlikler vardı. Ancak o, sadece dış görünüşü ve konuşmasıyla bile ele veriyordu kendini. Bense, dışarıdan bakıldığında döven çocuklara benziyor, gerçekteyse “öteki” kimliğini taşıyordum.

Yerimden kalkıp aralarına girsem, belki Rohat’ın daha fazla dayak yemesini önleyebilirdim. Çünkü ben “onlardan”dım ve sözümü dinlerlerdi. Yapamadım. Yapamadığım için ağlıyordum zaten biraz da. O çocuğun horlanmasına, dışlanmasına, ezilmesine, dayak yemesine el vermedi yüreğim, ama başka da bir şey yapamıyordum. Onun o hali parça parça ediyordu yüreğimi, ağlıyordum.

Onu tekmeleyen arkadaşlardan biri, nasıl olduysa gördü ağladığımı. Şaşırmış bir şekilde yanıma geldi.

- Keysi ne oldu?
+ …
- Neden ağlıyorsun?
+ ….

Evet, çocuk kısmı bir yandan çok acımasızdı ama, bir yönüyle de merhametliydi işte. Rohat’ı hiç acımadan döven Ali, ben ağladığım için hemen yanıma gelmişti destek olmak için. Bu sahnede ilginç olan, Ali de benim gibi Aleviydi. Birbirimizin Alevi olduğunu çooook yıllar sonra öğrenecektik. Bugün düşünüce, çok trajik bir sahne aslında. Bir azınlık, bir başka azınlığı, kendi azınlık kimliğinden bihaber şekilde döverken, bir başka azınlık, o azınlığın haline ağlıyor…

Ali’ye cevap veremedim. Neden ağladığımı söyleyemedim. Ali başımda dikiliyor, neden ağladığımı anlamaya çalışıyor, sorular soruyor, ben verecek cevap bulamadığımdan çaresizce ağlıyordum. Bunu yıllarca düşündüm. O gün neden yerimden kalkıp Rohat’ı koruyamadığımı, neden onu kurtaramadığımı, neden Ali’ye cevap veremediğimi yıllarca düşündüm. Cevabı bulduğumda, yaşım hayli ilerlemişti. O gün hiçbir şey yapamayışımın tek bir nedeni vardı: Dışlanma korkusu! Çünkü Rohat’a acırsam, ondan yana saf tutarsam, onu korursam, diğer çocuklar tarafından alaya alınabilir, dalga geçilebilirdim. Çocuktum ve çocukların ne kadar acımasız olabileceğini ayrımsayabiliyordum.

Öğle arasında, ağlamaktan şişmiş gözlerimle gittim eve. Beni o halde gören annem panikle ne olduğunu sordu. Hayattaki en büyük sırdaşım, sohbet arkadaşımdı annem; hâlâ da öyledir. O ilkokul mezunu kadındaki pedagoji bilgisi, bugün benim diyen üniversite mezununda yoktur. Tüm imkânsızlıklara rağmen üç çocuğunu da mükemmel bir şekilde yetiştirmeyi başardı o kadın (Ben süper bir hıyar oldum ayrı dava ama bunun annemle ilgisi yok. Genetik olabilir veya başka etkenler. İki kız kardeşimi referans verebilirim bu konuda). Ağlaya ağlaya anlattım anneme. Annem zaten Rohat’ı biliyordu, sık sık anlatıyordum evde. Neden bir şey yapmadığımı sordu. Ona da cevap veremedim. Annem de çok üzülüyordu Rohat için. Onu hiç görmemişti ama, anlattıklarımdan biliyordu. Rohat’ın annesi hastaydı; kanser gibi bir şey. O kadın, o hasta haliyle Rohat’ı ve kardeşlerini elin günün içine çıkarabilmek, okutmak için uğraşıyordu. Rohat’ın kardeşi de kız kardeşimin sınıfındaydı.

Yoksulluklarını şöyle anlatabilirim belki: Bir gün okula geldi Rohat. Saçları sıfıra vurulmuş gibi ama nasıl desem… Tam sıfır da değil, tuhaf bir şekil. Yer yer seyrek, yer yer gür. Ben anladım neden öyle olduğunu. Diğer çocuklar dalga geçmeye başladı. Her zamanki gibi gülüp aşağılıyorlardı Rohat’ı. Ben onun gözlerinde hiç öfke görmedim. Gördüğüm, sadece utanç duygusu oldu hep. Rohat, daha çocuk yaştan itibaren utanmayı öğrenmişti bu hayattan. O gün de utandı, bir şey söyleyemedi. Kafasını eğerdi ve ağlamaklı olurdu hep. Yanına gittim. “Benim de saçlarımı annem kesiyor paramız olmayınca” dedim. Hayretle kaldırdı kafasını ve baktı bana. Aslında yalan söylemiştim. Doğru, evde yiyecek bir şey olmadığından çaya ekmek batırıp okula gidecek kadar yoksulluk çektik ama saçlarım hep berberde kesildi. Onun daha fazla ağlamasını istemedim sadece; kendisini yalnız hissetmesini…

Mezun olduktan sonra epey bir süre görmedim Rohat’ı. Çok zaman sonra ilk kez gördüğümde, 20-22 yaşlarındaydık. Sahilde seyyar bir arabada mısır satıyordu. Onu görünce çok sevindim, yanına gittim. Mahcup bir tebessüm vardı yüzünde. Gözlerime fazla bakamadan verdi mısırı. Aşağı yukarı yine o tarihlerde sahilde sevgilimle geziyorduk bir gün.

- Bak mısırcı var. Alalım mı?
+ Olur.

Rohat’tı. Yanına gittik. Sevgilimle tanıştırdım onu. İlkokul arkadaşım olduğunu söyledim. Yine yüzümüze bakmadı. Aynı mahcup ifade. Nedenini bir süre sonra öğrendim. Kardeşi bakıyordu bir gün arabaya. Rohat’ı sordum.

- Abi, o senden utanıyor.
+ Neden ki???
- Utanıyor işte.
+ E, o arkadaşım benim???

Değildi aslında. Biz hiçbir zaman arkadaş olamamıştık. Ben, her ne kadar onu hiç dövmesem de, o gruba katılmasam da, hatta yer yer sohbet etsem de, onu dövenlerin grubundaydım. Ben ona sadece acıyor, onun için üzülüyordum. Ama hiçbir zaman gerçekten yanında olamadım.

Otuzlu yaşlarımızın başlarında tekrar gördüm onu. Bu kez benimle konuşuyordu. O ezik, o özgüvensiz, o mahcup tavırları gitmişti. Daha da doğrusu, bundan utanmamayı öğrenmişti. Kendi gerçeğini kabullenmişti belki de ve bu yüzden daha rahat konuşuyordu benimle. Yine mısır satarken tabii. Ancak bu kez de ben bakamıyordum onun yüzüne. Aklıma hep o dayak yediği günler geliyor, ona yardımcı olamadığım, onu o durumdan kurtarmadığım için utanıyordum, bakamıyordum yüzüne. O unutmuş gibiydi aslında olanları ama ben unutamadım. Esasen onun da unutmasına imkân yoku. Bütün yaşamını tümden etkileyecek bir aşağılanmanın, horlanmanın, ezilmenin nesi, nasıl unutulabilirdi ki? Onun dayak yiyişine seyirci kalmanın utancını uzun süre yaşadım.

Bu akşam tekrar gördüm onu. Yine mısır arabasındaydı. Yanında da 10-12 yaşlarında bir çocuk.

- Abi n’aber?
+ Oo Keysi… İyilik. Senden n’aber?
- İyi abi, n’olsun. Senin oğlan mı?
+ Sahibi yoksa bizim işte.
- Allah bağışlasın.
+ Sağ ol. Sende var mı?
- Yok. Ben hiç evlenmedim.
+ Hayırlısı…

Yüzüne baktım. Artık ikimiz de kırk yaşına dayanmış, saçı sakalı ağartmıştık. Ben normalde de yaşımdan genç gösteririm, o beyaz sakalları kestiğimde tabii. Ama o, benden 10-15 yaş büyük duruyordu. Hayat hiç adil davranmamıştı.

- Rohat.
+ Efendim?
- Mmm… Evladım, sen şöyle kenarda oynasana biraz. Babanla konuşacağız biz.

Elindeki maşayı arabanın kenarına ciddiyetle asan Rohat, tuhaf bir şekilde baktı bana.

- Rohat…

Sessizce ama çok dikkatli baktı gözlerime.

- Beni affet…
+ …
- Ben… aslında… isteseydim…

Boğazım düğümlendi. Konuşamadım daha fazla. Kafasını denize doğru çevirip ufka baktı. Anlamıştı. Hiç gereği yokken belki de, yaralarını kaşımıştım. İkimiz de o günlere geri döndük. O, dişlerini sıkıp derin nefes alarak kaldırdığı kafasıyla uzaklara bakmayı sürdürürken, ben şıpır şıpır akan yaşlarımı saklayamadan eğmeye başladım kafamı önüme.

- Özür dilerim kardeşim... Çocuktum…

Tam arkamı dönüp gitmeye yeltenirken,

- Keysi!

Durdum olduğum yerde. Döndüm.

- Biliyorum… O zaman da biliyordum…

Sarıldık birbirimize. İçimden çok şey söylemek geçiyor, hiçbir şey söyleyemiyordum. Otuz sene önceki gibi ağlıyordum çaresizlikle. Hiçbir şeyi geri getiremezdim artık. Benim sarılışımda bir özür, onunkinde teselli vardı.

Son olarak birbirimizin kollarından tutup bakıştık.

- Şev baş bremın
+ Şev baş Keysi… şev baş…


(Ekşi Sözlük'te 2015 yaz döneminde "hayata dair iç burkan detaylar" başlığına yazdığım entry'i, aynı başlıkla taşıdım buraya.)