ANA SAYFA

Günlük Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2017 Pazar

Ege'de Sahil Kasabasına Yerleşmek



"Aslında var ya, bırakıcan her şeyi, gidip Ege'de bir sahil kasabasına yerleşicen, mis gibi yaşiican işte. Tabii abi, ek domatezini biberini, bi de tavuk mavuk alıcan, her gün taze yumurta. N'olcak yaa, kendi balığını tutarsın, akşamları da yaparsın mangalını, gül gibi yaşayıp gidersin. Kaç para gerekecek abi orda yaşamaya? Toprakla uğraş, denizle uğraş, tuttuğun balıkları satsan o da bi'şey. Yok abi, burda her gün büyükşehirin kalabalığını, gürültüsünü, stresini çekmektense, orda böyle daha küçük bi hayatın olucak, ama mutlu olucan en azından, huzurlu olucan. Tamamdır abi, karar verdim, yerleşicem ben Ege'ye!"


Yıllardır, tanıdığım tanımadığım birçok insandan dinlerim benzer bir hayali. Özellikle İstanbul'da yaşayan arkadaşlarımın büyük çoğunluğunda vardır bu İstanbul'dan ayrılıp Ege'ye yerleşme hevesi. Hatta bu konuda Ekşi Sözlük'te açılmış üç başlık var; "malı mülkü satıp sahil kasabasına yerleşme isteği", "her şeyi bırakıp ege'ye yerleşmek", "ege'de bir sahil kasabasında yaşamak"...

Yıllardır duyarım, dinlerim de, bunu yapabilen pek kimse görmedim neredeyse; bir iki istisnayı saymazsak. Herkeste hep bir gitme isteği, ama harekete geçebilen, hayalini gerçekleştirebilen pek az insan...

Özel bir şirkette dış ticaret departmanında, on beş yıl önce fena olmayan bir maaşla çalışan arkadaşım, "Aslında en güzeli kendi işini yapmak. Ne çekicem abi el alemin ağız kokusunu? Üç kuruş az kazanırım ama kafam rahat olur. Kendimi işimi yapıcam abi" der dururdu. Aradan on beş yıl geçti, aynı şirketin aynı departmanında yükseldi, önce amir sonra müdür oldu, şurada emekliliğine çok bir şey kalmadı, hâlâ aynı hikayeyi anlatır. Ege'ye (veya başka herhangi bir yere) taşınma, yerleşme hayali de böyle biraz. Bunu yıllardır söyleyen insanların çoğu, bulundukları yere kök saldılar ve çoğu da ömrünü orada tamamlayacak.


EGE'DE OLMAK

Gençliğini İstanbul'a aşık şekilde geçirmiş biri olarak, özellikle son birkaç yıldır fazlasıyla hoşnutsuzdum İstanbul'da yaşıyor olmaktan. Bir zamanlar çok severek yürüdüğüm sokaklar bana tümden eziyet olmaya başlamıştı. Gördüğüm şey içimi acıtıyordu artık. İstanbul'a dair kimi serzenişlerimi eski blog yazılarımda dile getirmiştim. Sonra yavaş yavaş gitme hazırlıklarına başladım ve geçen senenin başlarında kafamda netleşmeye başladı her şey. Son olarak da geçtiğimiz yaz sonu somut adım atma imkanım oldu. Evin satışa çıkması, satış süreci, yeni bir ev bakmak, bulmak, almak derken, Şubat ayının ilk haftası Ege'ye (Fethiye'ye yakın bir yer diyeyim) taşınmış oldum. Gerek bu sürece, gerekse sonrasına dair çok soru aldım. Hem bu soruları yanıtlayayım hem de bu kısa zamandaki deneyimlerimi, gözlerimi aktarayım.

Taşınmaya karar verdiğimi söylediğimde, özellikle İstanbul'daki arkadaşların çoğundan duyduğum ilk soru, "Sıkılmaz mısın? Ne yapacaksın orada?" oldu. Bunu soran arkadaşların hayatlarına bakıyorum; sabah erken saatte kalk, işe gitmek üzere yollara düş, dünyanın yolunu, trafiğini, çilesini çekerek iş yerine ulaş, tüm gün çalışmaktan yorgun düş, o yorgunlukla tekrar eve gitmek üzere aynı trafiği ve çileyi çek, yorgun argın eve var, biraz uzanıp dinlen, yemek ye, varsa ev işini yap, ya televizyon aç ya da sosyal medyada vakit geçir, çok geç olmadan da vur kafayı yat uyu. Haftasonu, tüm haftanın yorgunluğunu atmak için dışarı çıkmak yerine evde kalmayı tercih edenler hiç az değil. Dışarı çıkanlar da ya bir AVM'ye ya da hep aynı arkadaşlarla, aynı insanlarla aynı eğlence mekanına gidip içiyor. Tiyatroyu falan saymıyorum bile, yıllardır tiyatroya hiç gitmemiş insanların sayısı, neredeyse ülke nüfusundan fazla. Başka? Belki kırk yılda bir sinema. Konser falan da yılda ya bir iki kez ya hiç. E, ne var peki, ne yapıyorsunuz? Hiç... Bana sıkılıp sıkılmayacağımı soran neredeyse herkesin tek yaptığı, herhangi bir mekanda içmek. Eğer buysa, o mekanların çok daha iyisi ve güzeli var burada. Göcek'ten mi sıkıldın? Fethiye yarım saat. Olmadı çık yukarı, Marmaris yarım saat. Üstelik öyle İstanbul'daki gibi trafik çilesi falan da çekilmiyor burada. İki üç saatlik yolu gözden çıkarana yukarıda Bodrum, aşağıda Kaş seçenekleri de var. Üstelik İstanbul'daki gibi tıklım tıkış, kalabalık, uğultulu mekanlarda falan değil, doğrudan Ege'ye, Akdeniz'e karşı oturarak yapıyorsunuz o eğlenceyi. Bunun haricinde ne var İstanbul'daki hayatınızda? Hiçbir şey yok. Ve garip bir şekilde bana sıkılıp sıkılmayacağım soruluyor. Ayrıca Dalaman Havalimanı'ndan İstanbul en fazla bir saat.

Yukarıda bahsettiğim Ekşi Sözlük'teki başlıklar güldürür beni örneğin. Özellikle de "Her şeyi bırakıp" ile başlayanı. O bir türlü bırakılamayan "her şey"in ne olduğunu çok merak ediyorum mesela. Bıraksanız bıraksanız neyi bıracaksınız en fazla? Holdingin idaresini mi? Işınlanmanın formülünü buldunuz da uygulamaya geçirmesi mi kaldı, bırakamıyorsunuz? Bırakacağınız "her şey" nedir tam olarak? Çocuklarının eğitiminden dolayı böyle bir planı hayata geçiremeyen arkadaşlarım var, en makul gerekçenin bu olduğunu söyleyebilirim, bence yani. Bunun dışında iyi bir işte, iyi bir pozisyonda, iyi bir maaşla çalışan arkadaşlar var. Buralarda aynı işi yapma, aynı maaşı alma şansları yok büyük kısmının. Tabii burada gerçekten "iyi" bir maaştan söz ediyorum; 5-6 bin lira gibi ortalamanın biraz üzerindeki meblağlardan değil. Zira İstanbul'daki ev kiraları, ulaşım giderleri, ev giderleri vs ile, burada kazanılabilecek parayla hemen hemen aynı noktaya geliyor kazanç. Bundan sonrası da tercih işte. Yüksek standartlarda bir hayatı İstanbul'da yaşamak ile daha ortalama standartlarda Ege'de yaşamak arasındaki tercih meselesi. Burada sözünü ettiğim kitle de, anlaşılacağı üzre beyaz yakalılar. Belki de hikayenin başlangıç noktası...


Hayaller - Gerçekler...
Yaz tatili için Ege'ye geldiniz, o muhteşem koyları, denizi gördünüz, sokaklarında dolaşırken o huzuru doldurdunuz içinize... Ya da bir sinema filminde veya televizyon dizisinde izlediniz Ege kasabasının güzelliğini, aşık oldunuz. Ege'ye yerleşme fikri yeşerdi kafanızda. Hatta neredeyse karar verdiniz. Toprakla uğraşacak, domates biber ekecek, balık tutacaksınız. Hatta belki bir köyde ekolojik tarım falan...

Açık söyleyeyim; bir beyaz yakalının yapabileceği şeyler değil bunlar. Hatta buraya yerleşip iki seneden fazla yaşayabilmek bile, ömrü plazada geçmiş ve/ya o yaşam tarzını benimsemiş bir beyaz yakalının yapabileceği bir şey değil. Bunun nedenlerini benden önce gayet güzel açıklamış bir arkadaştan alıntı yapayım;

- Toprak işlemekten, ya da hayvan beslemekten anlıyor musun? Yoksa just google it gibi bir düşüncen mi var? Pişt, hayvancılık yorkie'ni bebek veteriner kliniğine götürüp oradaki veterinerlere işini öğretmeye pek benzemiyor, şimdiden haberin olsun. Ya da ekin ekmenin, çiçek aranjmanı yapıp Instagram'da paylaşmakla pek alakası yok.

- Partnerin (eşin, sevgilin) de seninle aynı hayali paylaşıyor mu? Partnerin yoksa ya da seninle gelmiyorsa, tek başına tüm işlerin altından kalkacağına mı inanıyorsun?

- Köye yerleşir, toprakla hayvanla falan uğraşmam, bu zamana kadar biriktirdiklerimi harcar, parası neyse veririz diyorsan, birikimin bayağı sağlam demektir. Ki ayrıca, mal mısın, böyle bir birikimin varsa ne işin var, her ne kadar güzel yerler de olsa Türkiye'nin bir parçası olan Ege'de? 

- İki gün sonra, yapacak hiçbir şey bulamayıp, akşama kadar kitap okuyup pedal çevirmekten sıkılınca ne yapacağın konusunda bir fikrin var mı? Kahveye gider misin, gidersen oradaki dayılarla muhabbet edip kağıt, tavla, okey oynayacak kadar beyaz yakalarını mavileştirmeye hazır mısın? Hişt baksana, o dayıların seninle hiçbir ortak özelliği yok; ne sandalyeden yuvarlanır ne de Game of Thrones izlerler. Ne konuşacaksın onlarla? Ki onlar, sürekli küçümsediğin, eğitilmesinin şart olduğunu bar masalarında haykırdığın adamlar.

- Özellikle İstanbul'da iş yaşamının uzunca bir süre parçası olduysan, hayattaki tek amacın önüne gelen insanları sikmek ve bunu yaptığın için kendini haklı görmek olmuştur büyük ihtimalle. Bu hırsla, toprak ekince ne yapacaksın? Senden fazla mahsul alan komşunun tarlasını kundaklayıp, fazla doğuran komşu keçilerin (komşu keçi ney lan) memelerini mi keseceksin?

- Kıyı köylerine yerleşip balıkçılık mı yapacaksın? Ne anlarsın satılıp karın doyurulacak miktarda balık tutmaktan? Tek başına bu kadar balık tutman çok zor, balıkçı teknesine ne olarak katılmayı düşünüyorsun? Bembeyaz yakalarından dolayı seni direkt kaptan yapacaklarını mı zannediyorsun Berke Bey - Şule Hanım? 

- Henüz keşfedilmediğini zannettiğin bir yerde salaş lokanta mı açacaksın? Hiç kimse bilmiyor, ama 3-5 yıla patlayacak orası, değil mi? Tüm Türkiye'de sadece sen fark ettin oranın özelliklerini ve gelecekte patlayacağını. Koskoca lokantayı 50 bine mal edip sonra keyfini mi süreceksin? Peki, özellikle kıyı Ege'de arsadan gelen paralardan dolayı pek çalışmayan köylülerin yerine doğudan gelen kavruk gençleri çalıştırmak zorunda kalınca ne diyeceksin? Hani, tiksintiyle baktığın, otopark mafyası, pkk destekçisi, 15 çocuk yapıp sokağa salan, eğitilmesi şart olan gençler var ya, işte bunlar da onların kuzenleri.

Anlayacağınız, yaz tatillerinde veya sinemada, televizyonda gördüklerinize benzemiyor burada hayat. Yaz bitip de kış geldiğinde, kimsecikler kalmıyor burada. Yerel halkla başbaşa kalıyorsunuz, hani çoğunuzun beğenmediği o Anadolu insanı... Sırf bu nedenle iki üç sene içinde buradan İstanbul'a geri kaçan insanlar biliyorum. Bir bankada müdür, İstanbul'da aldığı paranın aynısını alıyor, giderleriyse İstanbul'dakinin neredeyse çeyreği kadar. Bankadaki odası, Ege'nin o muhteşem koyunu cepheden görüyor, öyle sarhoş edici bir manzara. Yok, kaçtı gitti adam. Zira yaşadığı hayatı kendisi için değil, birilerine göstermek için yaşayan çoğunluğundan o da o dünyanın. Bir yere gidip bunu sosyal medyada paylaşması, kendini orada etiketlemesi, 'ne kadar mutlu olduğunu' birilerine göstermesi gerek. Tek başına yaşayamaz o. Sosyal olarak da yaşayamaz, fiziksel olarak da. Ayrıca yine hayatı başkalarına endeksli olduğundan, sosyal medyada arkadaşlarını takip edip, bu kez onların kendisinden 'daha mutlu' olduğunu görerek mutsuzluğa kapılır, orada olması gerektiğini düşünür. Arkadaşlarının, kariyerlerine yeni yeni etiketler eklediğini görüp içi gider. Aslına bakılırsa, bu profildeki insanın herhangi bir yerde mutlu olma şansı zaten yok. Yazık ki, ömrünü bu şekilde başka insanları izleyerek ve/ya onlara bir şeyleri kanıtlamaya çalışarak, dışarıdan bakıldığında "Heyyooo çok mutluyuuummm" görüntüsü vermesine rağmen içten içe derin bir mutsuzlukla tamamlayacak ve ölüp gidecek. İşin bu kısmı için şu an bir şey söylemek istemiyorum ama Ege'ye yerleşme meselesinde önerim, bu sevdadan acilen vazgeçmeleri. Size göre bir hayat yok burada.


"İstiyorum ama nasıl yapacağım?"
Yıllarca dillerine doladıkları bir hayali niçin gerçekleştiremediğine bakıyorum insanların. Genel gözlemim; çünkü onu GERÇEKTEN de istiyor değiller. Öylesine, laf olsun diye konuşuyorlar. Belki de herkes konuştuğu için. Gerçekten de çok çok istediğini söyleyenleri de izledim. Bu konuda en ufak bir adım atılmamış, en ufak bir araştırma yapılmamış. Hani şöyle ellerine haritayı alıp da "Nerede yaşayabilirim? Orada ev fiyatları (satılık/kiralık) ne kadar? İş ilanlarına bir bakayım, orada ne yapabilirim?" bile dememişler. Bir sabah uyandıklarında, kendilerini birden bire 'o hayatın' içine uyandıracak sihirli değneğin gelmesini bekliyorlar sanki. Çoğu konuda böyle geçmiyor mu zaten hayatımız? Hep 'iyi bir şeyler' olsun istiyoruz ama o iyi bir şeyin nasıl olacağını bırakın, tam olarak ne olduğuna dair bile bir fikrimiz yok. Oysa çok basit iki soruya bakıyor: Ne olursa mutlu olurum? Onu nasıl gerçekleştirebilirim? Sonrası, sadece adım atmak. İnternet, sadece sosyal medyada flört etmeye yarayan bir icat değil. O çok istediğiniz şeye nasıl ulaşabileceğiniz konusunda size her türlü bilgiyi oturduğunuz yerden hiç kalkmadan sunabilen harika bir olanak. Bu taşınma konusu için örneğin; açın haritayı, bölgede biraz dolaşın, ev fiyatlarını, iş ilanlarını inceleyin, taşınma masraflarını hesaplayın, kafanızda az çok bir fikir oluşsun. Sonra bunu yavaş yavaş somutlaştırmaya başlarsınız. En ufak bir araştırma zahmetine bile girmeden yıllarca salt temennide bulunmaya devam ederek, daha da yıllarca kurarsınız o "Ah keşke"li cümleleri.

İnsanların bu hayali gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engelden birincisi korku. Bilinmeyenden korkar insan. Alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlanarak kök saldığı şehrinde aşağı yukarı neler yaşayabileceğini bilir kişi. Ama köklerden kurtulup yeni bir hayata başlamak, arkasından neyin geleceği bilinmediği için korkutur. Tam da bu yüzden, korkuyu kamufle etmek, korktuğunu kendinden bile saklamak için çeşitli bahaneler üretip durur. Buna yapılabilecek çok fazla bir şey yok. Cesaret, her ne kadar dışarıdan telkin edildiğinde anlık uyansa da insanın içinde, en özünde kişinin kendisine bağlıdır. Bunu aşabilmenin tek yolu, bir parça cesur olmaya gayret etmek.

Korkudan sonraki ikinci neden ise ekonomi. Bana göre de en haklı kaygı bu. "Oraya gittiğimde ne iş yapacağım, nasıl geçineceğim?" Hali vakti yerinde kimse bunu sormaz. Devlet memurlarının da böyle bir derdi olmaz. Doktor gibi spesifik mesleği olanların da pek böyle endişeleri yoktur sanıyorum. Diğer gruplar açısından durum değişkenlik gösteriyor. Şurası bir gerçek ki, buradaki iş olanakları İstanbul'daki kadar geniş değil. Yani bir endüstriyel tasarımcının burada yapabileceği pek fazla bir şey yok. Bu bölge, maulumunuz turizm bölgesi ve ekonomi büyük ölçüde turizm üzerinden dönüyor. Bunun dışındaki seçenekler sınırlı. Bunların nasıl değerlendirilebileceği tamamen kişinin nasıl ve hangi standartlarda bir hayat yaşamak istediğine bağlı olduğundan, kimseye "Gelin, şu işi yapın" diyemem. İş ilanları yayınlayan siteler var, az çok fikir verir sanıyorum. Onun dışında kendinize iş alanı da yaratabilirsiniz, bu da tamamen yeteneklerinize ve yaratıcılığınıza bağlı bir şey.


Ege'de hayat
Ege'de yaşamak dendiğinde, muhtemelen herkesin kafasında başka başka hayatlar, başka başka bir yaşam biçimi canlanıyor. Farklı hayaller, farklı beklentiler... Ben, tam istediğim ve beklediğim hayatı yaşıyorum burada. Beklemediğim, karşılaştığımda şaşırdığım ama hoşuma giden güzellikler de cabası...

Şubat ayında geldim buraya. En ıssız, en boş zamanı diyebilirim. Üstelik, benim şansıma sanıyorum, geldiğimde hava, önceki yıllara oranla daha da soğukmuş ve bitirmek üzere olduğumuz şu Nisan ayında bile hâlâ üşütebiliyor akşamları. Tabii burada üşümek kavramı, tişörtün üzerine polar vb almak şeklinde oluyor. Şubat ayında mont da giyiyorduk tabii canım, onu da belirtmiş olayım.

Sabahları genellikle balkonda veya verandada veya bahçede çay sigara içmeyi seviyorum. İlk zamanlarda, evin önünden geçen insanlar uzun uzun bakıp inceler, kimi "Günaydın" deyip selam vererek geçer giderdi, kimi "Hoş geldiniz, hayırlı olsun" derdi. Hatta bahçenin önünde durup kiracı mı yoksa ev sahibi mi olduğumu, yazlıkçı mı yoksa sürekli mi olduğumu soranlar da oluyordu. Konu komşudan bahsetmiyorum üstelik, evin önünden geçen herhangi birileri olabiliyordu bu insanlar. Henüz yeni bitmiş ve daha önce kimsenin oturmadığı bir bina olduğundan, hemen dikkat çekmişti birilerinin yeni taşındığı. Başlarda garipsediğim bir şeydi bu. Öyle ya, biz İstanbul'da, aynı apartmandaki komşularımızı bile tanımıyor olabiliyorduk kimi zaman. Apartmanda karşılaştığımız insanların kim olduğunu bilmeyebiliyorduk. Apartman kapısında hiç selamlaşılmadan girip çıkıldığını bilirim. Buradaysa sadece evimin önünden geçenlerle sınırlı olmadı bu, yolda yürürken herhangi biriyle karşılaşıp da göz göze geldiğimizde, gülümseyip selam verirdi karşıdaki. İlk zamanlar affallıyordum. Selama karşılık verdikten sonra, bir şey soracak veya söyleyecek diye bekliyordum. Öyle ya, durduk yere neden merhaba demiş olabilir ki bir insan? Oysa burada insanlar sadece selam verip geçiyor. Tanış olup olmamak önemli değil. Bir restoranda oturmuş yemek yiyorum örneğin, başka bir masadaki müşteri kalkıp yanımdan geçiyor lavaboya gitmek için, göz göze geldiğimizde gülümseyip "Afiyet olsun" diyor. İstanbul'dayken "Manyak mı bu?" diyerek, garipseyerek baktığımız şeylerdi bunlar. Bir dükkana giriyorum alışveriş için, esnaf sorguya çekiyor hemen: "Misafir misiniz? Yeni mi taşındınız? Nereden geldiniz?"... İlk etapta "Ulan sana ne! Ver ekmeği de gideyim işte" diyor içinden insan. Oysa onların yapmaya çalıştığı, kasabaya yeni gelmiş biriyle yakınlık kurmak, misafirperverliklerini göstermek, kısaca insanlık... Gülümseyerek yanıtlıyorum sorularını. Yeni taşındığımı öğreniyorlar. İlla ki "Hoş geldiniz, güle güle oturun" deniyor. Ertesi gün aynı dükkana tekrar gittiğimde, "Abi hoş geldiniz. Nasılsınız?" ile karşılanıyorum. Beklemediğim şeylerin bir kısmı bunlardı işte.

İnsanlar genel olarak sıcak ve yardımsever, işinizi halletmek için gerçekten uğraşabiliyorlar. Bununla beraber çok da rahatlar ama. Dükkana gidin, soru sorun ya da bir sorununuzu anlatın, çözmek için uğraşırlar, ama diğer yandan da keyiflerine düşkünler, kolay kolay iş yaptıramazsınız. Eve çağırdığınız üsta akşam geleceğini söyler, gelmeyebilir. Ertesi gün belki gelir. Yani bir yandan yardımseverler, öte yandan da paraya ihtiyaçları olmadığından rahatlarına düşkünler. Zaten kimsenin de acelesi yok burada. Rahat rahat, geniş geniş, yaya yaya yaşıyorlar hayatı. Bir süre sonra siz de buna alışıyorsunuz, hatta ayak uyduruyorsunuz. Başlarda alışkanlıklarınızdan dolayı sinir ve stres yapsa da sizde, sonrasında ne kadar saçma sapana şeyleri büyütüp stres yaptığınızı görerek gülüyorsunuz. Tabii çok acil durumlarda bu kadar iyimser bir tablo çizilmeyebilir.

Burada uyku düzenim tümden değişti. Normalde sabahlamayı seven ben, internet bağlatana kadar en geç 23.00, taş çatlasın 00.00'da uykuya geçmiş oluyordum. İnternetin bağlanmasıyla beraber bu saat 02.00'lere kadar çıktı. Ancak kaçta yatarsam yatayım, 08.00'de uyanıyor oluyorum, en fazla 10.00'a sarkıyor bu saat, çok geç yatmışsam. Horoz sesleriyle, tavuk gıdaklamalarıyla başlıyorum güne. Zaten dört bir yanımız limon ve portakal ağaçları... Evimin bahçesinde de çeşitli ağaçlar ve çiçekler var. Dağı, ormanı ve denizi aynı anda görmek mümkün burada. Sabah afyon patlayana kadar balkonda çay/kahve sigara, yoldan geçenlerle selamlaşma, sonra kahvaltı. Benden önce kardeşim yerleşti buraya. Üç buçuk yaşındaki yeğenimi alıp ya parka götürüyorum ya da bahçede oynuyorum. Buraların koylarını anlatmama gerek yok sanıyorum; oralarda balığa çıkıyorum kimi zaman. Bazı akşamlar mangal yakıyorum bahçede. Kendi tuttuğum balıkları pişirip yemek gerçekten keyifli oluyor. Onun dışında bahçede veya balkonda masayı kurup, duruma göre rakı, şarap, bira veya varsa bir şey açıyor oluyorum.

Bir yandan tek başımayım, bir yandan değilim gibi bir şey. Buradaki en iyi arkadaşım, üç buçuk yaşındaki yeğenim. Genellikle beraberiz. O olmadığındaysa yalnızım. Yukarıda bahsettiğim o "Sıkılmıyor musun" sorusunun yanıtı; "Hayır, sıkılmıyorum." Zira, ben tek başımayken de gayet eğlenebilen biriyim. Bahçede tek başıma içmek, bara tek başıma gitmek, kitap okumak, yazmak çizmek, toprakla veya denizle uğraşmak, etrafı keşfe çıkmak müthiş keyif verebiliyor bana. Zaten İstanbul'un o kalabalığından, o yüzeysel ilişkilerinden, riyakârlığından, yalanından dolanından sıkılıp kaçtım, burada tek başınalık daha güzel benim için. Nereye kadar gider böyle? Sonuna kadar gidebilir. Yine yukarıda bahsettiğim şekliyle, insanların çoğu, başkalarına endeksli olarak yaşıyor. Yaşadığı hayatı başkalarına göstermek için yaşıyor. Burada bir itiraf yapayım; geldiğimden beri yaptığım şeyleri özellikle paylaşmıyorum sosyal medyada. Çok çok az bir kısmını paylaştım Twitter hesabımdan. Buna özellikle dikkat ediyorum. Aynı gün içinde Göcek'te sabah kahvaltısı, Dalyan'da öğle yemeği, akşamüstü Dalaman koyları gezisi, Marmaris'te akşam yemeği ve gezmesi veya benzer bir gezginlik yaşadığım olmuştur. Çoğunda da tek başımaydım ve gayet eğlenceliydi benim için. Ama böyle bir hayat tarzını sosyal medyada paylaşma gereği görmedim, görmüyorum. Arkadaş edinmek hiç sorun değil benim için. Sadece şimdilik tercih etmiyorum. Biraz daha ileride değişebilir bu durum.

Burada bir şeyi açıkça ifade etmek gerek belki. Bu "Sıkılmıyor musun" sorusunun altında yatan temel neden sosyal ve kültürel bir hayat değil esasen. İstanbul, kalabalık nüfusu bakımından ilişkiye ve hatta sekse daha kolay ulaşım olanağı sunuyor. Asıl sorulmak istenenin bu olduğunu düşünüyorum. Gözlemlediğim kadarıyla, kimsenin yalnız kalmaya tahammülü yok. İlle biri olmalı hayatlarında. Sanırım burada ayrışıyoruz bir parça. Ben yüzeysel ilişki sevmiyorum. Eli yüzü düzgün diye biriyle bir ilişki 'denemek' gibi bir anlayış var insanlarda. İlişki, denenebilen bir şey değildir oysa bana göre. Birini tanırsın, seversin, hissettiklerin ona özgüdür, onda da sana karşı bir şey varsa, zaten ilişki yaşanır. Ama özne fark etmiyor da fiil üzerinden gidiliyorsa, zaten yanlış bir şey var demektir ortada bana göre. Buradan bakınca, bu şekilde olacaksa hiç kimse olmasa da olur diyorum hayatımda. Zaten öylesi bir ilişki, tüketim esasına dayandığından sadece zarar veriyor kişiye, başka bir şey değil. Kişiye göre değişen doğrular ve tarz bunlar elbette. Ben, "Az eşya, az insan, bol huzur" esasına dayalı bu yaşadığım hayattan gayet memnunum yani.

Özetle; benim açımdan şimdilik gayet keyifli burada yaşam. Hatta geç bile kaldığımı düşünüyorum kimi zaman, daha önce gelmediğime hayıflanıyorum. Aslında daha yazılabilecek, anlatılabilecek çok şey var buraya dair, buradaki yaşama dair. Henüz çok çok kısa bir zaman dilimindeki gözlemlerim, izlenimlerim bunlar. Yaşadıkça, gözledikçe, deneyim kazandıkça yine burada paylaşacağım olanı biteni.

Konuyla ilgili sorusu olanlar, sağ sütundaki "iletişim formu"nu kullanarak mesaj atabilirler.

28 Mart 2017 Salı

Neredeyimsiniz?


Dört buçuk ay kadar ara verdiğim blog yazılarım üzerine gelen haklı sorulardan biriydi: "Neredesiniz?" Neredeyim... Yanıtı çok basit, yanıtı çok zor bir soru bu benim için. Kolay tarafından başlayayım;

Geçtiğimiz yaz sonu, İstanbul'dan ayrılıp başka bir şehre taşınmak için gerekli ilk adımları atmaya başlamıştım. Evi satmak, planladığımdan daha uzun bir zamanımı aldı. Sonrasında yeni şehirde yeni bir ev, taşınma, yerleşme... İnternetin bağlanması da bir ay kadar sürdü. Velhasıl, şehir değişikliği gibi bir nedenle bu kadar zamandır ilgilenemedim blogla. Twitter'dan takip edenler biraz daha iyi biliyor süreci.

Tabii, hayatın başka başka getirdikleri de var taşınmanın yanında; hatta götürdükleri... Sorunun zor olan kısmı da burada başlıyor. Bu mavi küre, bizim, olmasını dilediğimiz biçimde dönmüyor. O idealize ettiğimiz hayatları, temennilerimizi yaşamıyoruz. Hatta aslında yaşadığımızı sandığımız şeyi bile yaşamıyor olabiliyoruz. Tüm dekorlar yıkıldığında, makyajlar silindiğinde, kocaman bir oyunun içinde, üstelik de onu gerçek sanarak bulunduğumuz hakikatiyle yüzleşebiliyoruz. Sonra her şeyi tekrar toparlayıp yerli yerine oturtmaya çalışıyoruz bir şekilde. Pırıl pırıl güneşli bir gökyüzünün altında, yemyeşil bir ormanın içinde, masmavi bir gölde mutlu insanlarla şen kahkahalar atarak yüzdüğünüzü sanırken, birden bire koyu gri bir göğün altında, toprağı çatlamış bomboş bir çölde buluyorsunuz kendinizi yapayalnız. İnsanın, bulunduğu noktayı harita üzerinde bile bulamadığı bir kaybolmuşluk ve belirsizlik hâli...

Neredeyim?... Bir süredir bunu düşünüyorum ben de. Son bir yılımı, beş yılımı, yirmi yılımı ve nihayet dünya üzerindeki kırk bir yılımı düşünerek bu sorunun yanıtını arıyorum. Neredeyim?

Gökyüzündeki herhangi bir yıldızın üzerine yüzükoyun uzanıp Dünya'ya bakarak arıyorum orada kendimi. Bunca kaosun, keşmekeşin, koşuşturmanın, kalabalığın, yalanın dolanın, pisliğin, riyânın ortasında kendimi bulmaya çalışıyorum.

Hayatı kendi gerçekliğinden ziyade, ilk gençlik yıllarımızda inanmaya başladığımız ütopik dünyanın düşünü görmek gibi bir yanılgımız oldu sanıyorum. İdeolojik nedenleri de vardı bunun elbet. Gerçeği değiştirebileceğine, kurduğu düşü gerçekleştirebileceğine inanıyor, inanmak istiyor insan. Hayatın kendi dinamizmine uygun ayakları yere basan planlara "düş" diyerek, düş kavramının anlamını daralttık herhalde. Bu nedenle de, o gerçekleşen ufak tefek planlara bakıp, "bir düşü gerçekleştirdiğimiz" yanılgısına düştük, düşüyoruz. Tıpkı benim İstanbul'dan taşınıp bir Ege kasabasına yerleşişime bakarak "Düşünü, hayalini gerçekleştirdin" demeleri gibi. Oysa bu bir düş değil, gerçekleşmesi çok da zor olmayan bir plandı aslında. Düş kurmak, hayata dair düşler kurmak bu kadar basit bir şey değil. Kavramın içini boşalttık bu dar bakışımızla. Tam da bu nedenle "düşleri gerçekleştirebildiğimiz" yanılgısına düşüp, o gücü bulduk kendimizde. Oysa o düşlediğimiz dünya, düşlediğimiz insanlar, düşlediğimiz ilişkiler, şehir değiştirmek gibi büyük oranda tamamen bize bağlı faktörlerle gerçekleşebilecek şeyler değildi. İnsan faktörünü kendi doğası gerçekliğinde değil, bizim temennilerimiz, olmasını dilediğimiz esası üzerine inşa ettik. Filmlerdeki, romanlardaki, şiirlerdeki, şarkılardaki gibi...

O yıldızın üzerinden bakınca Dünya'ya, gerçekle yüzleşiyor insan. Yüzleştiği gerçeklik içinde arıyor kendisini: Orada neredeyim? Gördüğündeyse, şefkatle karışık acıma dolu bir tebessüm yayılıyor yüzüne. Üç yaşındaki bir çocuğun, boyundan büyük duvara tırmanmak için gösterdiği o azime, o kararlılığa, o inanca gülümseyerek bakışı gibi, biraz şefkat biraz acımayla bakıyor gördüğü şeye.

Neredeyim?... Hem bir Ege kasabasında, hem bilmiyorum.

Peki siz neredesiniz?

16 Ekim 2016 Pazar

Söz anlamını yitirdiğinde


Bu yazı herhangi bir politik mesaj, toplumsal kaygı vb taşımamaktadır. Sadece kişisel tarihime düştüğüm bir nottur. Hem ileride bu yazılara baktıkça hangi yollardan geçtiğimi anımsamama hem de 2016 Türkiye'sinin ne durumda olduğunu görmeme yarayacaktır.


Yazmak ne zaman anlamlıdır? Yazdıklarınız gerçekten birilerine, bir yerlere ulaştığında. Burada okunurluktan bahsetmiyorum elbette. Kastettiğim, yazının işlevselliği ve her alandaki mücadeleye somut katkı sunması.



Üç buçuk aydır (darbe girişiminden 15 gün öncesi başlayan bir süreç) Facebook hesabımı açmadım bile, çok istisnai bir iki durumu saymazsak. Çok benzer nedenler, bir süredir Twitter'da da kendini göstermeye başladı. Malum, bir süredir FETÖ adı altında cemaate karşı bir operasyon yürütüyor iktidar. Bu operasyonların salt cemaati vurmayacağını, zamanla yayılarak hepimize dokunacağını ve acilen örgütlenerek bu gidişin nasıl sonlandırılabileceği üzerine kafa yorulması gerektiğini daha önce de yazdım. Oysa bugün Türkiye'de çoğunluğun muhalefet anlayışı şu: İktidar mensubu herhangi biri çıkıp cemaatle ilgili bir şeyler söyler, "Bunları zaten AKP güçlendirdi, zamanında da bunu söylemişlerdi cemaat için" biçimli paylaşımlar yapılır (o da sosyal medyada) ve bu paylaşımlar yüzlerce, binlerce insan tarafından desteklenerek "toplumsal muhalefet"in dibine vurulur. Artık bir gerizekalının bile bildiği şeyleri tekrarlamak, ortaokul çağındaki bir çocuğun yapabildiği ve hiçbir işlevselliği olmayan "durum tespitleri"ni paylaşmak, ama buna karşın çözüme yönelik herhangi bir şeyin konuşulmaması ve çözümün bir parçası olmaya yanaşmamak... Sosyal medyayı domine eden kişilerin yaptığı şey, sadece tribünlere oynayıp alkış almaktan ibaret ve bu kadar işlevsiz, zekadan yoksun, çözüme en ufak bir katkısı bulunmayan tespitlerin bu kadar alıcı bulması can sıkıcı. Dön dolaş; "AKP şunu yaptı, AKP bunu yaptı, ülkeyi bu hale getirdi, böyle zarar verdi..." Eee? Bunları bilmeyen mi var? Tamam, AKP çok kötü. Cemaati de AKP büyüttü. Beşikteki bebe bile biliyor bunu. Sonra? Çözüm önerin ne? O kalabalığın arasında sesimizi duyurmakta zorlandığımız gibi, duyan birkaç kişi için de bir şey değişmiyor; üstelik söylediklerimize hak verenler dahil. Zaten en kötüsü de bu ya. Şikayet ettikleri sistemi bizzat besleyen kitle, besleyenleri de eleştirdiği halde eleştirdiklerinden zerre farkları olmadığının da farkında değil. Yani elleriyle besleyip büyüttükleri bataklıktan şikayet eden, durum anlatıldığında da ya kabul etmeyen ya da etse bile en ufak bir tavır değişikliğinde bulunmayan kitleye yazmanın, bir şeyler anlatmanın, bu beyhude çabanın ne kadar aptalca olduğu ortada değil mi? Üstelik bahsettiğim kitle de "aklı başında" sandığımız kişilerden oluşuyor, "ortalama" olarak nitelediklerimizden söz etmiyorum.

Aynı şekilde, feminist bir arkadaşla konuşmakta olduğumuz konuda da aynı durum geçerli. Bir tweet düştü timeline'a. Feno denen bir kişinin tweet'i. Şahsı, öncesinde de yine timeline'ıma düşen tweet'lerinden biliyorum. Profil sayfasına girip baktım. Her iki cümlesinden biri; "aq, oç, anasını sikeyim, ananın amı..." vb. Siyaset yazarken de böyle, maç izlerken de böyle, herhangi bir şeyden söz ederken de böyle. Takip edenlere baktım tanıdıklarım arasında, manzara feci felaket. Timeline'ında sürekli cinsiyetçilik eleştirisinde bulunan kadın arkadaşlardan tut, yine "aklı başında" sandığımız ve bu konularda sürekli eleştiri getiren kadınlara kim istersen var. Yine ortalamayı saymıyorum burada. Arkadaşa da söylediğim gibi; durum buyken, biz hangi cinsiyetçilikle ve eril dille mücadele edip kime ne anlatıyoruz ki? Tüm o küfürleri (isterse "Ben normalde küfür paylaşmam ama" ile başlayan cümlelerle hafifletilmeye çalışılsın) beğenerek, paylaşarak, hatta hiç etkileşime girilmese bile takip ederek meşru zemine oturtan bunca kadın (ki özellikle vurguluyorum, aklı başında sandıklarımızdan söz ediyorum hep) varken, bizim cinsiyetçilik/erillik karşıtı bir şeyler anlatıp akıntıya kürek çekmemizin ne anlamı var? En basitinden; erkek arkadaşları bu konuda uyarmaya kalktığımızda "Kadınlar bile şikayetçi değil, bu kadar kadın takip ediyor ve paylaşıyor" gibisinden yüzde yüz haklı bir savunma getirdikleri anda, verecek hiçbir yanıtımız kalmıyor. Hem mağduru oldukları cinsiyetçiliği ve erilliği besleyip hem de bundan (hakları varmış gibi) şikayet eden grubun ne mücadelesi var ki, neye destek olmak için neyi yazacaksın? Yazma kısmı dahi bir kenara, bu konuda mücadele etmek veya mücadeleye destek vermek bile gereksiz.

Sorun şu ki; yazdıklarım, beğenenlerde bile bir şeyin değişmesine yaramıyorsa ve her şey aynı tas aynı hamam devam ediyorsa, yazmak benim açımdan anlam ifade etmiyor demektir. Çünkü politik yazıları bir karşılığı olsun, bir işe yarasın, bir şeye dokunsun diye yazıyorum. Bahsettiğim tutarlılıkta ve bilinç düzeyinde birinin okumasına zaten gerek yok. Diğer kitle de okuyup beğendiği halde kendini sorgulamak yerine eleştirdiği sistemi beslemeye devam ediyorsa, o yazı hiç yazılmasa da olur. Yazıyorsun, "Keysi çok güzel yazmışsın, ellerine sağlık" denip paylaşılıyor, ancak bunu söyleyen, yapan kişide bile bir değişikliğe neden olmuyor. O yüzden birçok alandan çekilmenin daha akıllıca olduğunu düşünüyorum kendi adıma. Feminist arkadaşın itirazına verdiğim yanıt gibi; direkt mağduru olmadığım, mağdurları tarafından beslenen konunun müdahili olmak yersiz. Musibetten dahi akıllanmayan bir toplum olduğumuz düşünüldüğünde, herkesin hak ettiğini yaşamasına izin vermek gerekiyor.

Bu, hiç yazı yazmayacağım anlamına gelmiyor elbette. Belki daha kişisel, daha çok kendim açısından notlardan oluşacak, bilmiyorum. Ama örneğin tutup da kadın hakları, cinsiyetçilik, cinsel şiddetle mücadele gibi alanlara, öğrenci hareketlerine, ülkedeki gündeme, örgütlülüğün gerekliliği gibi konulara dair olmayacak. En azından bir süre.

Devrimciliğin, vazgeçmemek olduğunu söyler bazı arkadaşlar. Kendi alanımdaki mücadeleden vazgeçiyor değilim zaten. Sadece, değmediğini gördüğüm alanlarda boşa nefes tüketmek, akıntıya kürek çekmek gereksizliğini kenara bırakıyorum.

Hak edenin, hak ettiğini yaşamasını dileklerimle...

4 Ağustos 2016 Perşembe

Durakta



Durakta beklerken, kulaklıktan bir ses yükselir; What if god was one of us... (Ya tanrı içimizden biriyse?)

Bazen sırf bu soru için durduk yere binerim otobüse.

Hakkaten lan, ya içimizden biriyse? Otobüsteki yabancıysa mesela?

Bindim otobüse. Şoförün tipine baktım. Cıks... bu olamaz. Baksana abi şu tipe, bariz cemaatçi bu. "Pasaklı" diyor şarkıda; şu olabilir mi acaba? Ya da "büyük" dediği için şu 1.90'lık yarma? "İyidir" de diyor ama; kesinlikle ikinci sırada oturan kumral güzellik olmalı. Tabii ya, baksana surata, cennetten geldiği çok belli bunun.

Ben böyle mal mal "Acaba hangisi" diye etrafıma bakarken, cemaatçi tipli şoförün sorusuyla kendime geldim:



- Bilaader, bilet atmıyo musun?

Hay... Kumral güzellik de bana bakıp güldü, iyi mi! Tanrıyı bulucaz derken rezil olduk gene...

Yanımdaki bıyıklı, gözlerimin içine derin derin bakmaya başladı birden. Bunun iki anlamı olabilirdi; ya "Aradığın benim" diyen tanrıydı bu, ya da bana yazmaya niyetlenmiş bir eşcinsel. Hayır hayır, bu oydu... Gözleriyle onay verircesine başını öne doğru salladı çoook hafif biçimde.

- Kime diyorum? Yok mu biletin?

Bu kez daha fazla sayıda kafa döndü bana. Yok işte, bilet almayı unutup dalmışım otobüse. Şarkı dönüp durmaya devam ediyordu kafamda; "Tek soru şansın olsaydı, ne sorardın?"... Otobüsteyim, tanrıyla karşılaşmışım ve tek soru hakkım var. Ne sorabilirim ki otobüste;

- Hacım, fazla biletin var mı?

Harika! Tanrıya sorulacak tek soru hakkımı da böyle harcamış bulundum.

- Akbil bassam olur mu?
+ Olur olur, ver.

Diritiid diitt....

- Teşekkür ederim.
+ Parası?

Parası mı? Parası mııı???? Püüüü... Ulan bu İstanbul tanrıyı bile bu hale getirmişse amına koyim ben böyle İstanbul'un! Uzattım bozukları.

- Eyvallah.

Bırak yaa bırak, ne eyvallahı?!?! Tanrı olmuşsun ama adam olamamışsın adaamm!!! Orada anladım "Yeaaah yeeaaah, god is good" vs ile ne demek istediğini. "He anam he, tanrı büyüktür, iyidir, he" gibisinden sarmış ince ince.

- Eee... Ben teşekkür ederim.

Tabii oğlum, ne olur ne olmaz. Terslenmeye de gelmez şimdi, ben totoyu sağlama alayım da... Tip tip baktı bana. Anladı mı lan acaba içimden geçeni? İyisi mi ben şöyle ufak ufak ilerleyeyim arkaya doğru.

"Eve gitmeye çalışan bir yabancı..."

Evet, en iyisi nereye gittiğini sorup emin olmak. Tekrar ön tarafa ilerledim.

- Afedersiniz, eve mi gidiyorsunuz?
+ Sana ne lan?
- Hayır yani, tanrıysanız diye sordum.
+ Ne diyosun lan sen?
- Tanrı değil misiniz?

Donk çitonk smock tock ... @!%&!=@+%&-

Şarkı bitti ve tam o an otobüs geldi. Sağıma soluma baktım, hala duraktayım. Otobüse doğru iki adım atıp durdum. Kafamda hâlâ nakarat yankılanıyor: What if god was one of us. Şoför, binip binmeyeceğimi kestirmeye çalışarak bana bakıyor;

- Karar ver. Binecek misin binmeyecek misin?

What if god was one of us?

Bırak yaaa, başlarım otobüsüne de yabancısına da.

- Yok, gelmiyorum.
+ Deli midir manyak mıdır nedir yaaa....

What if god was one of us?

- Taksiiiiiii...

Aynadan taksi şoförünü kesiyorum. "Tanrının bir adı olsaydı, acaba ne olurdu?"...

- Afedersiniz, adınız neydi?

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Dilek Dündar


Söylenebilecek pek bir şey yok. En azından benim söyleyeceğim bir şey yok. Akşamdan beri, Dilek Hanım'ın, eşini korumak için silahın önüne atladığı videoları izliyorum. Görüntüleri izleyip de etkilenmeyen hiç kimse olmadı. Hiç...


İki farklı videoyu birleştirip kendi arşivim için bir şey yaptım. Sadece o...





Çok şey geçiyor içimden, yazıya dökmek için toparlayamadığım gibi, toparlamak da istemiyorum zaten, gerek duymuyorum. Silahın önüne atlatan bir kadın var işte. Hepsi o...

Sevgi neydi?...




16 Nisan 2016 Cumartesi

Ne olur uyan...

Ben yine yazamadım... Bir şiir ve bir şarkı var, onlar anlatıyor...




Hadi uyan
Gün ışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar tüneğine uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin

Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
İlkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
Yoksul olsan da uyan
Garip olsan da uyan
Madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için
Madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle yaşamak desin
Toprağı dinle barışmak desin
Göğü dinle sevişmek desin
Bir plak konmuş gramofona
İşte aşk, işte özlem, işte savaşmak gücü
Uyan diyor, uyansana

Hadi uyan
Sevdiğim uyan
N'olur uyan
               (Metin Eloğlu)








Ağlarım usul usul 
Seni uğurlarken son yolculuğa 
Ağlarım gidişine 
Karanlık bir sonbahar sabahında 

Zamansız çekip gittin 
Zamansız kapandı deniz gözlerin 
Söyle üşüdün mü 
Bir avuç toprak örtünce üstünü 

Bir demet çiçekle ağlarım başında 
Sen misin bu cansız yatan inanmam 

Ölümsüz resimlerden 
Sanki bir şeyler söylüyorsun hâlâ 
Nasıl inanırım 
Dünyayı altüst eden yokluğuna 

Uyan n'olur uyan 
O kadar çok şey var ki yarım kalan 
Uyan n'olur uyan 
Yorulmuş olamazsın yaşamaktan 

Uyan n'olur uyan 
Çekip al beni bu zor karanlıktan 
Hani zaman çare derler ya yalan

28 Mart 2016 Pazartesi

Ha Aktroll ha Kemalist

Bugün Twitter’da saldırıya geçen Kemalistlere dair yazmak istediğim bir şeyler vardı. Ancak yine flood yaparak timeline’ı işgal etmek istemediğimden burada yazmaya karar verdim. Bu nedenle pek derli toplu bir blog yazısı olmayacak bu. Flood’dan hallice bir şey diyelim. İleride bu blog yazısı okunduğunda konuda kopukluk olmaması için, önce olayın başını bir anımsayalım.

Diyanet İşleri Başkanlığı, çocuklara yönelik bir dergide şehitliğin güzel bir şey olduğunu anlatan bir çizim yayınladı. Şöyle bir şey;



Konu, basında da işlenip tepkilere neden olunca, ben de şöyle bir tweet attım;


Daha sonra bu tweet’i flood olarak sürdürdüm. Tamamını okumak için TIKLAYIN 

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, beni takip etmeyen kişiler, flood’un ortasından kel alaka bir bölümü alıntılayarak paylaşmış. O paylaşım müthiş bir hızla yayıldı ve gün içinde onlarca Kemalist, salyalar saçarak hücuma geçti Twitter’da.  

Bu Kemalist tayfaya söylemek istediğim ilk şey, Aktroll’lerden zerre farklarının olmadığı. Akit gazetesinin o lağım çukuruna benzeyen ağzından en ufak bir farkı yok Kemalistlerin ağzının. Aynı iğrençlik, aynı sığlık, aynı küfür, aynı basitlik… İslamcı putperestlerden tek farkınız, onların rengi yeşilken sizinkinin kırmızıya çalışıyor olması. Yoksa putperestliğiniz bile aynı. Bir İslamcının yanında İslamiyet’i eleştirmek neyse, Kemalistlerin yanında Kemalizm’i eleştirmek hemen hemen aynı. Kutsalına sövülünce zıvanadan çıkan insanın refleksidir bu; hem İslamcılardaki hem de Kemalistlerdeki.

Kudurmuşçasına salyalar saçarak küfredenlerin dışında 2-3 kişi oldu gerçekten yanıt vermeye değer gördüğüm. Gerçekten oturup tartışılabilir dediğim ise sadece bir kişiydi. Küfür edenleri direkt engelledim, ki sayılarını hatırlamıyorum bile. Küfür etmeden sadece saçmalayanları engellemedim, yanıt da vermedim. Bu kitlede öyle bir akıl tutulması var ki, Kemalizm eleştirisi yapan herkesi doğrudan İslamcı sanıyorlar. Nitekim dinci/İslamcı olduğumu düşünerek, “Cumhuriyet düşmanı” deyip saldırıya gelenlerin sayısı hiç de az değildi. İşin acınası tarafı, flood’un tamamını bile okumamışlar, ortasındaki bir tweet’ten yapılan alıntıyı görüp onun üzerine gelmişler. Saldırıp küfrettikleri kişinin kim olduğuna, inancına, ideolojisine vs dair en ufak bir fikirleri yok. Ama sorun hepsine; AKP’liler koyun, cahil, sorgulama ve araştırmadan uzaklar, kendileri ilerici, aydın, zeki ve sorgulayan kimseler. Koyunlukta birbirlerinden en ufak bir farkları olduğunu düşünmüyorum oysa. Sorgulama, araştırma, anlamaya çalışma yetenekleri sıfırın altında. Bu kadar içler acısı bir durum. Basit bir örnek;




Böyle bir gerizekalının nesiyle ne konuşabilirim örneğin? Adam flood’u bile okumamış, flood’un sonlarındaki bir tweet’i almış, ne demek istediğimi de anlamamış, üstelik de hakkında fikir yürütüp liboş dediği kişinin ideolojisine dair bilgi kırıntısı bile yok, bu kadar sefil vaziyetteyken kendini aydın ve ilerici olarak görüyor bu zihniyet. Tam anlamıyla kara mizah…  

Her şeyi, ama her şeyi geçtim, o hayat bilgisi derslerini falan da bir kenara koydum, beden eğitimi dersi adı altında askeri talim yaptığını, o iğrenç gırtlaktan çıkan çatlak “raaattt… hazroooollll” sesleriyle itaat eğitimi aldığını ve bunun da o bahsettiğim militarist eğitim sisteminin bir parçası olduğunu bile göremeyecek kadar kör, ümmi bir kitle var ortada.

İki – üç istisnayı saymazsak, hemen hiçbirinde söylediğim şeyi çürütecek bir argüman yok, tipik bir “Beğenmiyorsan siktir git” yaklaşımı var. Tıpkı bugün AKP’lilerin yaptığı gibi. Bir başka arkadaş tweet atıyor; “haksızsın.” Neden? Orası belli değil. Önemi de yok zaten, Kemalizm eleştirisi yaptın, haksız olman için yeterli bir neden. Fatih Altaylı’nın programındaki kız geldi aklıma. Altaylı, “Atatürk’ü seviyor musun?” diye sorduğunda, “Bu ülkede Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı?” yanıtını vermişti o türbanlı kız. Durum tam olarak bu. Eleştiriye bu kadar kapalı bir zihniyetten kime ne hayır gelir ki? Bu blogda yayınladığım yazılara yığınla eleştirel yorum geldi. Bir kısmını o kadar saçma sapan buldum ki, yanıt dahi verme gereği duymadım (zamansızlıktan yanıt veremediklerim üzerlerine almasın lütfen). Ama hepsini onaylayarak yayına verdim. Şimdiye dek onaylamadan sildiğim yorum sayısı sadece bir, o da direkt küfrettiği için. Aradaki farkın da görülmesini istiyorum. Bu arada ben Atatürk’ü sevmiyor da değilim. Bu konuda nötrüm demek daha doğru.

Benim için hiç kimse, hiçbir fikir -kendim de dahil- yüzde yüz doğru da olamaz yanlış da. Bir fikir üzerine tartışırken, duygularımı tamamen bir kenara koyup objektif bir şekilde konuyu incelemeye, anlamaya çalışırım önce. Bunu başarıp başaramadığım ayrı bir konu. Kemalizm konusunda Kemalistlerle tartıştığım kadar, sosyalistlerle de tartışıyorum. Bizim cenahın ilk eleştirisi, “Atatürk, burjuva devrimi yaptı” ile başlıyor zira. E, o yıllarda Osmanlı’da proletarya mı vardı devrim yapacak? Osmanlı hükümdarlığı boyunca tamamen tebaa haline gelmiş, birey olma bilincinden yoksun, hayata tümden din penceresinden bakan bir halk var ortada. Böyle bir malzemeyle yapılabilecek en iyi şeylerden birini yaptı belki de Mustafa Kemal. Ancak sonrasında o ulus devleti oluşturmak için kurduğu sistem, başka arızalar doğurdu. Bunların sancısını da bugün yaşıyoruz işte.

Bir üstteki paragrafı yazmamın nedeni, bir fikrin hem tezlerini hem de antitezlerini bilerek tartışmanın gerekliliğini göstermek. Bugün Kemalistlerin, özellikle de gün boyunca Twitter’dan salya akıtanların asla ve kata anlayamayacağı bir şey bu belki ama, arada çıkan istisnalara ulaşabilme umudu işte benimki.

Beni sözlükten takip edenler, ulusalcılara, Kemalistlere ne kadar öfkeli olduğumu iyi bilir. Ateist olmama rağmen siyasal İslamcılara bu kadar öfkeli değilim. İslamcılara hissettiğim şeyin adı iğrenme, Kemalistlere hissettiğim ise öfke. Bir yandan şu süreçte asıl uğraşılması gerekenin Kemalizm olmadığını görüyorum. Zira zaten halihazırda devletten tasfiye edilmiş kadrolardır Kemalistler. Mevcut tehlike siyasal İslam. Öte yandan, siyasal İslam’dan kurtulsak bile yerine gelecek alternatifin tekrar bu zihniyetteki Kemalistler olacağını görmek korkutucu. Korkutucu, çünkü bugün ülkenin bu hale gelmesindeki asıl sebep de Kemalistlerdir, AKP’nin bu kadar büyümesinde pay sahibi olanlar da Kemalistlerdir. Zaten AKP’den kurtuluşumuzun önündeki en büyük engel de Kemalistler, öfkemin asıl nedeni bu. Bu paragrafı da daha sonra başlı başına bir yazıyla açacağım.

Bir önceki blog yazıma gelen yorumlardan birinde, “Siz de ulusalcılara üstten bakıyorsunuz. Bu üslubu yumuşatırsanız, çok daha iyi ifade edebilirsiniz kendinizi” şeklinde bir cümle vardı. Tespit sonuna kadar doğru ama bunu zaten özellikle yapıyorum. Çünkü AKP’lilere üstten bakan, onları cahil olmakla, aptal olmakla, koyun olmakla, gerici olmakla, biat eden olmakla, dogmatik olmakla suçlayıp beğenmeyen, hor gören bu ulusalcıların Kemalistlerin, özünde onlardan zerre farkları olmamasına rağmen kibirli şekilde ortalarda dolaşıp kendilerini zeki, aydın, düşünen, ilerici vb şekilde tanımlamaları sinirimi bozuyor. Yazılan bir yazıyı dahi anlamadan, hatta okumadan, yazan kişinin profiline bakıp azıcık inceleme gereği dahi duymadan, kafadan etiketi yapıştırıp direkt küfre başlayan kitle ile Aktroller arasındaki tek fark renkleri. Yani bu kof özgüvenin midesine midesine vurmak gerekiyor bazen. Hem onlar da diğerleriyle farklı bir şekilde konuşmadığından, anlayabilecekleri tek dili kullanıyorum, biraz da zorunlu olarak.

Şu yazıyı yazdığım dakikalarda bile hâlâ abuk subuk menşınlar geliyor. Onlara karşı tavrımı da yine Twitter hesabımda anlattım; https://twitter.com/hakiki_cassey/status/714452139020566529


İŞTE O TAVIR!




Daha yazıp anlatmak istediklerim vardı ama kafa da bırakmadılar. Belki onları da daha sonra sakin bir kafayla derli toplu yazarım. Ancak bir ara mutlaka bu konuda uzun uzadıya bir şeyler yazmak istiyorum. O çok kutsadıkları Kemalizmin sorunlu yanlarına, taptıkları devletin ne kadar ceberrut bir şey olduğuna, o eğitim sisteminden çıkmış şimdiki hastalıklı beyin yapılarına dair uzun uzadıya bir şeyler yazmak gerek. 

9 Mart 2016 Çarşamba

Ekşi Sözlük Protestosunun Nedenleri

Ekşi Sözlük’te 28 Şubat tarihinde başlayan, 6 Mart’ta alevlenen ve yazarların entry’lerini silmesiyle devam eden büyük bir protesto yaşanıyor birkaç gündür. Bu yazıyı yazdığım saat itibariyle 1065 yazar, toplamda 800 bin kadar entry’sini sildi, silmeye devam ediyor. Bu protestoya katılan yazar sayısı da her gün biraz daha artıyor. Gerek sözlükten takip edebildiğim, gerekse bana sorulanlardan gördüğüm kadarıyla da, bu protestonun neden yaşandığını, basit bir tema değişikliğine gösterilen tepkinin nasıl olup da buraya geldiğini bilmeyen, anlamayan çok sayıda insan da var. Hem onlar için, hem de hafıza oluşturmak adına yaşananları özetleyip, yazarların neyi ve niçin protesto ettiğini anlatmaya çalışayım.

Aslında sözlükteki birçok yazar, uzunca bir süredir yönetimin tavrından, yazarları iplememesinden, keyfiyetinden ve sözlüğün kalitesinin ciddi anlamda düşmesinden şikâyetçiydi. Bu nedenle sözlük hesabını kapatıp giden çok sayıda yazar oldu zaman içinde. Ama bu yazarların bir kısmı bunu sessiz sedasız, bir kısmı da bir veda yazısıyla yaptı münferit olarak. Dolasıyla bu gidişler, ayrılışlar, kitlesel bir tepkiye dönmedi genel olarak. “Yaprak dökümü” adını verdiğimiz kırılmaları saymazsak tabii. Bu yaprak dökümleri, 2000’lerin başından beri yaşanıyordu az sayıda yazarın topluca ayrılmasıyla. En büyük ve en ciddi yaprak dökümü ise 2011 yılında yaşandı. Sözlük yönetiminin yazar bilgilerini savcılığa vermesi, bundan da yazarlarını haberdar etmemesi, çok sayıda yazarın sürpriz bir şekilde savcılıktan gelen kâğıtla konudan haberdar olması büyük bir infial yarattı sözlükte. Sözlüğün önemli yazarları, 2011 yaparak dökümü’nde ayrılmıştı sözlükten. Bir yıl sonra moderasyon ekibinin toplu istifası da önemli bir kırılma olarak sözlük tarihindeki yerini aldı. Bunlara ek olarak keyfi biçimde yazar uçurmalar, sansürler, yazarlar üzerindeki baskı, sözlük yönetiminin kendi arkadaşlarına (şahıs veya ticari firma) yönelik sıradan ve basit eleştirel entry’lerin ahbap çavuş ilişkisi dahilinde silinmesi gibi birçok tavır, zaten yazarlarla yönetim arasında gerilimlerin yaşanmasına neden oluyordu. Buna rağmen alternatif bir platform bulunamadığı için de, tepkili olan yazarların çoğu, sözlükte yazmayı sürdürdü.

Tema değişikliği ve ilk tepki başlıyor
Bilindiği gibi 28 Şubat tarihinde bir tema değişikliği yapıldı sözlükte. Eski temadaki bazı işlevsel özelliklerin kaldırıldığı, görünüm olarak da gerçekten kötü olan bu yeni temaya, her tema değişikliğinde olduğu gibi yine tepki verdi yazarlar. Özellikle renk kullanımının göz yorduğu ve okumayı büyük oranda zorlaştıran temayla ilgili olarak  aynı gün, “28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi” başlığını açan yazarlar, eski temanın geri getirilmesi talebinde bulundu. (Şimdi fark ettim ki, bu başlık sansüre uğramış. Başlığın doğru şeklini yazmak için sözlükteki arama çubuğuna “28 şubat 2016” yazdığımda, bu başlığın çıkması gerekirdi, çıkmıyor. “28 şubat 2016 ekşisözlük” yazdım, yine çıkmadı. “28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi” yazdım, yine çıkmadı. Son yazdığımı tekrar yazıp enter’a tıkladığımda açıldı başlık ancak. Yönetim, bugüne dair bir hafıza kalsın istememiş sözlükte ve kimseye hissettirmeden, pislik yaparcasına kaldırmış arama kutusundan).

Buradaki ilk tepki, sadece tema değişikliğine yönelikti ve direnişe katılan yazarlar, eski tema gelene dek entry girmeyeceklerini belirtiyordu. Bu tepkiler biraz daha artınca, sözlüğün ceo’su olan kanzuk, böyle bir tepkiyi beklediğini, bunu göze aldığını, ancak değişime herkesin ayak uydurması gerektiğini belirten bir açıklama yaptı. Bu, yazarların daha da gerilmesine neden oldu. Tam bu arada, “otenazi isteyen elf” nick’li yazar, eylemi bir adım daha ileriye taşıyarak tüm entry’lerini sileceğini açıkladı. Yanlış anımsamıyorsam daha sonra da ssg’nin başlığına direnişle ilgili olarak, Kibar Feyzo filminin son sahnelerinden birinde geçen bir sözü yazdı: “Düğün havası değil bu ağam, cenk havası!” Yazar, bu entry’si üzerine sözlükten haksız bir şekilde uçuruldu! Uçurulmalar bununla da sınırlı kalmadı, başka yazarlarla devam etti.

Ekşi Şeyler
Tüm bunlar yaşanırken, sözlük yazarlarının önüne “Ekşi Şeyler” adlı bir site çıkarıldı. Site, Ekşi Sözlük’te yer alan entry’lerin derlemesinden oluşan, bazı editoryal düzenlemeler ve görsellerle birlikte entry’lerin sunulduğu, Onedio adlı sitenin “orijinal kopyası” niteliğinde bir yer. Yazarlar bu kez, “Zaten burada bedavaya yazdıklarımız üzerinden para kazanıyorsunuz. Bir de bize sormadan eserlerimizi, emeklerimizi ek gelir kapısı olarak başka bir yerde kullanamazsınız” şeklinde tepki göstermeye başladı. Burada da yazarlarla yöneticiler arasında “telif” ve “kullanım hakkı” gerilimi yaşandı. Zira sözlük yöneticilerine göre, yazarlara zorla dayatılan ve hiçbir hukuki geçerliliği olmayan Ekşi Sözlük Kullanıcı Sözleşmesi uyarınca, sözlükte yer alan tüm entry’lerden her şekilde gelir elde etme hakkı vardı Ekşi Sözlük sahiplerinin. Tartışma biraz daha büyüdü, bir yazar tarafından “suç duyurusunda bulunulacağı” noktasına geldi. Bu açıklamanın üzerine sözlük yönetimi, “Entry’lerim Ekşi Şeyler’de kullanılmasın” seçeneği getirdi ayarlar menüsüne. Entry’lerinin kullanılmasını istemeyen yazarlar, bu seçeneği işaretleyeceklerdi. Ancak bu da hakka ve hukuka uygun değildi. Tartışmalar ve tepkiler büyümeye, daha fazla yazar entry’lerini silmeye başladı sözlükten.

Gezi Direnişi’ne dönüyor…
Tepkiler büyürken, 5 Mart günü bir başlık açıldı sözlükte: “bütün yazarların bütün entry’lerini silmesi”. Her ne kadar gerçekleşmesi imkânsızın ötesinde de olsa, böyle bir şey, sözlüğü bir günde bitirecek bir hamle olurdu. Ancak fikre destek gelmeye başladı ve entry’lerini silen yazarların sayısı artış gösterdi. Buradaki amaç, sözlükte nitelikli entry bırakmamak, böylece kendileri üzerinden sözlüğe trafik akışı sağlanmasına katkı sunmayarak tepki göstermekti. Zaten uzunca zamandır var olan kızgınlıkların ve gerilimin birikimiydi bu. Eylem, “28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi” başlığında da paylaşıldı ve çok sayıda yazar eş zamanlı olarak entry silmeye başladı. “bütün entry’lerini silen yazarlar listesi” başlığı açılarak da protestoya katılanlar tek başlık altında toplanmak istendi.

Sözlük yönetimi, bu dakikadan itibaren Gezi eylemlerindeki AKP iktidarı gibi, sözlüğün ceo’su da Erdoğan gibi davranmaya başladı. Önce başlıklar sansürlendi, sonra protestoya katılan yazarlar uçuruldu. Bir adım daha ileri gidilerek, entry silinmesi tamamen engellendi. Bir saat boyunca hiçbir yazar entry’sini silemediği gibi, başlıktaki entry’sini de edit’leyemedi. Farklı başlıklara entry girişi yapılabiliyorken, direniş başlıklarına entry girilemedi. Panikleyen yönetim zorbalığı ele aldıkça, diğer yazarlar da yönetimin bu tavrına isyan edip protestolara katıldı. Artık olay, tema ve Ekşi Şeyler olmaktan çoktan çıkmıştı. Yazarlara yapılan kabul edilemez uygulamalara tepki gösterdi diğer yazarlar da. Özellikle entry silinmesinin engellenmesi ve çok sayıda yazarın haksızca uçurulmasıyla beraber, iş tamamen çığrından çıktı artık. Protestolara katılan “belirlenebilmiş” yazar sayısı bini, silinen ve silinmesi devam eden entry sayısı 800 bini buldu. “Belirlenebilmiş” diyorum, zira eyleme katıldığı için uçurulan ve kendileriyle iletişimin kesildiği için listede adı yer almayan çok sayıda yazar da oldu.

Ekşi Sözlük’ün 17 yıllık tarihinde yaşanan bu en büyük protesto sonrası yönetim de geri adım atmak zorunda kaldı elbette. Son yapılan açıklamalar daha bir ılımlı, uzlaşmacı, yazarların istediği yönde bir dille gerçekleşti. Ancak bir yandan bu dili kullanarak yazarların gazını almayı amaçlayan yönetim, diğer yandan yazar uçurmaya ve çaktırmadan sansür uygulamaya devam etti ve ediyor. Bundan ötürü de birçok yazar, yapılan son açıklamalardan ikna olmadığı için eylemini sürdürüyor.

Halen birçok yazar, gösterilen bu tepkilerin basit bir tema değişikliği veya sadece Ekşi Şeyler nedeniyle olduğunu sanıyor. Oysa direniş başlıklarında da defalarca yazıldığı gibi, “mesele tema değil sen hâlâ anlamadın mı?”


Güncelleme: 12 Mart 2016 itibariyle entry silen yazar sayısı 1500'e yaklaştı, silinen entry sayısı 1 milyonu geçti.


31 Ocak 2016 Pazar

Kırk yaşım merhaba!

Hapisliğinin on birinci yılında, “Ben içeri düştüğümden beri, güneşin etrafında on kere döndü dünya” der, Nazım. Güneşe sorarsak, “Lafı bile edilmez, mikroskobik bir zaman”, Nazım’a göreyse “On senesi ömrümün”… Ben “içeri” düştüğümden beriyse güneşin etrafında kırk kere döndü dünya. Güneş için yine mikroskobik bir zaman elbet ama, bana göre “bütün bir hayat…”

Yaşımı “3” ile başlayan sayılarla ifade ettiğim 30’lu dönemlerimi devirip, telaffuzunda –en azından şu an için- zorlandığım yeni bir döneme giriyorum. Sancılı bir doğumun ardından kucağına alacak beni anam; birkaç saat sonra, 40 yıl önce…

Kırk yılın muhasebesini, muhakemesini yapıyorum. Geride kalan yılların envanterini yazarken, kendini olumlar çoğu zaman insan. Hoş, özel gün kutlamaları da, insanın kendisine gereğinden fazla önem vermesinden başka bir şey değildir ya… Benimki de pek kutlama sayılmaz işte. Kızılderili rehberin öyküsü gibi belki;

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyulurlar. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılarlar. Aynı hızla, tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup, birden yere oturur ve böylece beklemeye başlar. Tabii, Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremez. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyulur ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına ulaşırlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere sorar;

- Hiç anlayamadım, niye yolun ortasında oturup saatlerce yok yere bekledik?‘

Yaşlı rehber, yanıtlar;

- Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.

Büyükşehrin hoyrat yıkıcılığı arasındaki koşuşturmalarımız boyunca hırpalanmış, orasından burasından çekiştirilerek lime lime edilmiş ruhlarımız, tecavüze uğramış adalet tanrıçası gibi üstü başı perişan bir vaziyette karşımıza çıktığında nasıl karşılarız onu, bilmiyorum. Bildiğim, Leyla’sına kavuşmak ümidiyle çölde biçare dolanan Mecnun’un çatlamış dudaklarının hasret kaldığı bir damla suyun serabı gibi kof bir vuslat değildi beklediğim. Hayır hayır, “Bakın, ben ne denli nazenin bir insandım da siz getirdiniz beni bu hale” gibisinden küstah bir arabesk kurgulamıyorum. Ne münasebet? Yaşadığım her şey, kendi tercihlerimin doğal sonucuydu; birkaç istisna hariç. Bir de benim kırıp döktüklerim, incittiğim ruhlar var. Affetsinler…

Önceki yıl dönümlerimde daha fazla şey yazdım sanırım. Galiba artık, hayatın o kadar keskin olmadığının farkındayım. Hiç kimseye “Kırk yaşından öğütler” vermek niyetinde de değilim. O kadar aklım olsa kendime kullanırım. Zaman zaman düştüğüm bu durum da, insan egosunun doğal bir sonucu olsa gerek. Şimdiyse, bir yanda yazabilecek çok şeyim var, bir yanda hiçbir şeyim yok… Klavyede bastığım her harf, sıradan bir günceye düştüğüm nottan daha fazlası değil; belki yirmi yıl sonra okurum diye…

“Zaman akıyor” demiştim birkaç gün önce. Bunu görmek için takvim yapraklarını tek tek koparmaya gerek yok; her gün baktığım aynada giderek beyazlayan saçlarımdan, sakalımdan görebiliyorum. “Boğazlanan bir çocuğunun kanı gibi aktı zaman…” ve kırk yılımı devirdim bu dünyada…

Hayatıma bir şekilde girmiş, hayatlarına bir şekilde girdiğim, dokunduğum, dokunan insanlar… Bazılarının sadece yüzlerini anımsadığım, sayılarına dair hiçbir fikrimin olmadığı insanlar… Birbirimize bilinçli veya bilinçsiz dokunmasaydık, şimdiki ben olmazdım. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim.

Daha yazacaklarım var elbet. Ne var ki erken başladı kutlamalar. Reel, sanal kimliklerimle kutlamaları yanıtlamalıyım. Kırk yaş dökümünü daha sonra, tekrar, temize çekerek yaparım.

Kırk yaşım, merhaba!


1 Mart 2015 Pazar

Pazar söylenmeleri (Cehaletin İktidarı)

Ulan bir insan pazar gününü nasıl geçirmeli? Daha yazının başında "ulan" diye başladığıma göre, böyle geçirmemeli belli ki. Eskiden pazar günleri, kutsal bir tören havasında yaşanırdı. Sabah kalkılır, bütün aile efradı pazar kahvaltısı masasında bir araya gelir, o masada illa ki sucuklu yumurta olur, sonra TRT'nin yegâne kanal olduğu televizyon karşısında toplanılır, hep birlikte Walt Disney filmi izlenirdi pazar sineması menüsünde. Elbette hâlâ böyle mutlu pazarlar yaşanıyor ve fakat çok uzun zamandır mutlu olunası bir ülkede yaşamıyoruz. İnsanların yüzü beş karış asık, sürekli düşünceli bir ifade, sokağa çıkası gelmiyor insanın. Zaten çıksan ne olacak? Irzına geçilmiş bir İstanbul'un her gün talan edilen sokaklarında, giderek artan bir görgüsüzlükle salınan bunca insanın arasında dolaşmanın nesi keyifli? Hayır efendim, hiiç öyle elitist bir küstahlık içinde değilim. Bir metropolde doğmuş, toplu yaşama kurallarını bilen, şehirde yaşamanın kurallarına riayet etmeye özen gösteren herhangi bir bireyim sadece. 

Sabah çok da keyifsiz kalkmadım esasen. Tam olarak sabah mı öğle mi karar verilemeyen bir saatinde uyandım günün. "Güne başladım" diyecek bir durumum yok; gün beni iplemeden çoktan başlamış, ben onu yakalamaya çalışıyorum. Pencerenin hemen kenarındaki yatakta doğrularak perde çekilecek, birkaç dakika sersem sersem dışarı bakıldıktan sonra kahveye arkadaş bir sigara yakılacak, laptop açılacak ve bok var gibi günün haberlerine göz atılacak, sözlük, Twitter şöyle bir okunacak... Daha önceleri hıyar gibi yataktan kalkıp mutfağa giderek, kettle'da suyun ısınmasını bekleyerek, kahveyi hazırladıktan sonra tekrar aynı yatağa dönüp beş dakika önceki pozisyonuma geçiyordum. Epey uzun bir süre sonra bu gerzeklikten vazgeçip yeni bir kettle daha aldım, yatağın yanına bir sehpa iliştirdim, sehpanın hemen altına 7'li grup priz koydum, kettle, fincan, kahve, şeker, çay kaşığı ve bir sürahi suyu hazır bulundurmaya başladım. Yataktan kalkmadan basıyorum kettle'nin düğmesine, iki dakika sonra kahve hazır. Pencerenin altındaki kalorifer peteği de diğer yanımda sehpa görevi görüyor. Laptop zaten uzanma mesafemde. Yataktan kalkmama gerek kalmıyor artık. 


Bastım kettle'nin düğmesine, kahveyi yaptım. Pipo tütünü kalmamış, sigara içilecek. Laptop'u açtım, rutin gezinmelerimi yapıyorum. Fena değildi yani, hatta gayet yerindeydi keyfim ilk saatlerde. Sonra kahvaltı faslı işte falan derken, deniz kenarına inmek üzere çıktım evden.  


Pazar günü gülümseyerek çıktığın evden sahile nasıl inersin? Sokak köpekleriyle oynayarak, varsa o gün yemeklerini vererek, mahalle esnafıyla selamlaşarak, borçlu olduğun büfeciye görünmemek için bir arka sokaktan sıvışarak, dükkânın önündeki çiçekleri sulamak için eğilmiş bijuterici sarışın fıstığın eşofmanla daha bir harika görünen nefis kalçalarına her zamanki gibi iç geçirerek kaçamak bir bakış atıp bir gün sevişme ihtimalini düşünerek, karşı kaldırıma geçmek isteyen teyzenin koluna girip arabaları durdura durdura teyzeyi kaldırıma ulaştırarak ve en nihayetinde denizi görünce durup gözler kapalı bir şekilde derin bir nefes alarak... Bütün bunları veya en azından bir kısmını hiç yapmayıp mal gibi başın önünde bodoslama yürüyerek ineceksen o deniz kıyısına, hiç inmesen de olur. 


Derin bir nefes aldıktan sonra açtım gözlerimi, kafamı hafif sağa çevirdim, denizin üstünde bir greyder! Şaka değil, denizin üstünde kocaman, eşek gibi bir greyder var. Denizi doldurup iyice ırzına geçmeye niyetlendikleri Marmara'yla yeni bir pazar sevişmesi. Sevişme de sayılmaz esasen, bariz tecavüz bu! Çünkü sevişme, iki tarafın da rızasıyla yapılan gayet keyifli bir etkinlik. Karşı taraf rıza gösterse bile zevk almıyorsa aslında o sevişmeden, görev gibi zorunluluktan eşlik ediyorsa sana, rızalı tecavüz olur o bile. Rıza'ya göre hava hoş tabiî, bahşişi de peşin vermiş, takılıyor öyle. Daha ilk dakikada tadım tuzum kaçtı işte. Keyifsiz keyifsiz yürüyorum çay bahçesine doğru. Hava fena değil diye bütün herkes atmış kendini deniz kenarına. Kalabalık. İnsanların arasından yürümeye çalışıyorum. Düz yolda yürümeyi becerememek için nasıl bir yetenek geliştirmiş olabilir bir insan, her defasında hayretle izliyorum. Fatih, Konstantinopolis'i alıp ortasına cami dikti diye bu kadar hoyrat davranmak gerekmiyor ki kente. Elindeki çikolata kağıdını çöp kutusundan üç metre uzakta yere atan hayvanlarla bu kez tartışmayıp içimden söyleniyorum. Hangi biriyle başa çıkacaksın bunların? 


"İstanbul'da ne işiniz var? Niye geldiniz köyünüzden buraya?" gibisinden lümpen bir küstahlık değil tavrım. Zira bu soruların muhatabı gelenler değil, devlet! 1960'larda dedem neden kalkıp gelmek zorunda kalmışsa, bunlar da aynı kaygı ve mecburiyetle geliyorlar işte. Yoksa köyünde, kasabasında, vilayetinde geçinebilme imkânı bulsa insanlar, bok mu var rahatlarını bozup tasarı tarağı toplayarak, ata yurdunu, toprağını, bağını bahçesini, evini bırakarak gelsin buraya? Ama madem geldin, gelmiş olduğun yerin geride bıraktığın gibi bir yer olmadığını, şehirde yaşama görgüsü diye bir şey olduğunu, bir takım kurallar içerdiğini de bil bir zahmet. Kural da son derece basit; burada yalnız yaşamadığını, başkalarını rahatsız edecek şekilde kafana göre takılma hakkın olmadığını, senin dışındaki insanların huzurlu yaşamalarına bir parça saygı göstermen gerektiğini bileceksin, hepsi bu. Başlangıç için en azından. 


Böyle kendi kendime düşünerek ilerlerken, önünden geçmekte olduğum büfenin camında kendimi gördüm. Yıllar içinde yüzümün aldığı meymenetsiz hâle bak. Oysa eskiden hiç böyle değildim ben. Daha güleç, temiz yüzlü, mütebessim bir adamdım. Gülümseyecek bir şey yok ki memlekette. Giderek artan bir cehalet, bu cehaletin ve kültürsüzlüğün nicelik olarak çoğunluğa ulaşmasından kaynaklı bir terbiyesizlik, haddini bilmezlik, görgüsüzlük ve en kötüsü cehaletin yüceltilmesi gibi dangalakça bir dönem yaşanıyor ülkede. Hayatı boyunca tek kitap okumamış insanların akademisyenleri aşağılama çalışmalarına, sanata burun kıvırdıkları yetmiyormuş gibi sanatçıya hakaret etmeyi marifet saymalarına, eğitimli insanlarla alay etmelerine, o kültürsüzlükleriyle, o cehaletleriyle, o görgüsüzlükleriyle övünmelerine tanık oldukça, iyice soğuyorum bu coğrafyadan. Fazıl Say'a bakıp "O da müzisyen mi", Ferhan Şensoy'a bakıp "O da tiyatrocu mu" diyebilecek kadar haddini bilmez öküzlerle yan yana, dip dibe yaşıyor olmak soluksuz bırakıyor. Nereden çıktı bu insanlar? Bu cüretin kaynağı ne? Kaynağı belli işte; az önce yanından geçerken sövdüğüm greyderi denizi doldursun diye gönderip bütün vizyonlarının ranttan ibaret olduğunu ortaya koyan zihniyetten alıyorlar bu cesareti. Çünkü liderleri çıkar da televizyondan "Eyyy Fazıl Say" diye başlarsa saydırmaya, tebaası daha da ileri taşır bunu. Sanatçıların üzerinde eskiden de vardı devlet baskısı ama en azından sanata saygı gösterirdi ülkeyi yönetenler. Turgut Özal’ların, Süleyman Demirel’lerin, diğerlerinin eşleriyle beraber tiyatro izlediği görüntüler yer alırdı televizyonda. Görürdük liderleri ekranda; tiyatroda, operada, balede, konserde... Onlar bizzat en önden izlerken örneğin bir oyunu, sahnede hicvedilirlerdi aynı anda. Gülerdi o liderler. Kendisini hicveden, eleştiren oyuncuya güler ve alkışlardı. Siz son 12 senede gördünüz mü böyle bir tablo? Yok, göremezsiniz. Çünkü öyle bir kültür, öyle bir birikim, öyle bir vizyon yok! Tam tersine; sanatçısıyla, aydınıyla, yazarıyla, çizeriyle, gazetecisiyle sürekli kavga eden, baskılayan, yasaklayan, dava eden, tahammül gösteremeyen, aşağılayan (ki bu çok önemli), değersizleştiren (daha doğrusu buna çalışan), dışlayan biri var. Nerede o az önce anlattığım mazide kalmış görüntüler, nerede bu? Bu tavrı gören bir kitle, liderini örnek alıp da lince kalkmaz mı tüm o saydığım kesimi? Kalkar elbet. Haddini bilmeyerek, dönüp kendisine bakmayarak, her yanından vıcık vıcık dökülen cehaletiyle, ağzından salyalar saçarak saldırır elbet. 


Eskiden insanlar, örneğin bir yerde yemek yenecekse, sağa sola bakıp çatalı bıçağı nasıl kullanacaklarını öğrenmeye çalışırdı. Çünkü görgüsüzlük yapmak istemezlerdi. Oysa şimdi, çatal bıçak kullanmamayı marifet sayan, kullanmanın dalga geçilmesi gereken bir tutum olduğunu düşünen, o görgüsüzlüğüyle övünen bir kitle var. İlkokul mezunu bir inşaat işçisi, bir profesörle konuşurken kılık kıyafetine çeki düzen verir, saygısızlık etmemeye dikkat ederdi. Şimdi bakıyoruz, cümle kurmaktan aciz zırcahil tipler, hiç utanıp sıkılmadan aydınlara, sanatçılara, akademisyenlere ağzı dolusu küfür edebiliyor sosyal medyada. Kast sistemi övgüsü falan değil bu anlattıklarım. Hele salt ekonomiye dayalı aristokrasiyi yüceltme hiç değil. Bilgiye, eğitime, kültüre gösterilen saygı bahsettiğim. Beş parasız filozofun önünde ceketinin düğmesini iliklemesi gibi lordun, kontun ve hatta kralın. Örneği Avrupa'dan verişim de ilginç aslında. Bilinçaltı dökümü gibi sanki. Bizden örnek verecek olsam, aşağı yukarı aynı kavramlara denk gelecek şekilde ağadan, paşadan, padişahtan bahsetmem gerekirdi. "Padişah bir gün bir ermişle konuşurken..." diye başlayan rivayetler çok var ama o padişahın kim olduğu, hangisi olduğu hiç bilinmediğinden, bizden böyle tevazu içeren örnek verilemeyeceğine kanaat getirmişim demek ki. Gerçi kaç tane lordla oturup rom içmişliğim var ki sanki, bilge karşısında eğilebileceklerini düşünüyorum? Lordla da rom içilmez ayrıca, içsen içsen şarap içersin. Rom, daha çok denizcilerin işidir ve tamamen içimdeki avamı ortaya koymuştur. 


On iki yılda geldiği nokta böyle bir şey işte ülkenin. Memleketin dört bir yanını betona çevirip sanatı, kültürü, edebiyatı toptan yok etmeye çalışan zihniyetin oluşturduğu toplum modeli böyle ucube bir şey işte. Estetikten, nezaketten, zarafetten, incelikten, letafetten uzak, kaba saba bir hayatın içinde savrulup duruyoruz bu insanlar arasında. 


Cahiline de cühelasına da bir kez daha sövüp oturdum çay bahçesine. Bu gidişle 20 sene sonra mahallede yanlış yere park eden otomobillerin sileceklerini kaldırıp her boka söylenen huysuz ihtiyar ben olacağım. Memlekete bak, ne hale getirdi beni. Çay söyledikten sonra çıkardım telefonu, âdet olduğu üzere önce sözlük ardından Twitter turu yaptım. Bir saat kadar oturduktan sonra da daha büyük bir keyifsizlikle kalkıp eve dönmek üzere yola koyuldum. Canım nasıl sıkılmışsa, dönüşte yine kapının önünde gördüğüm bijuterici sarışın fıstığın nefis kalçaları bile çekici gelmedi, bakmadan devam ettim. 


Bir insan pazar gününü nasıl tamamlamalı? Her zaman iç geçirerek baktığı sarışın fıstığın kalçalarını bile çekici bulmayacak kadar keyfi kaçmış tamamlamalı belli ki...